DJ kabininde bir balerin; tekno müzik eşliğinde dans eden balerinler ve modern dansçılar; Black Swan’ı anımsatan kostümler, kırmızı-mavi neon ışıklar ve ayakta izledikleri performansa kendileri de katılan seyirciler hayal edin.
3 Ekim akşamı Zorlu PSM’de gerçekleşen Technoballet Prima etkinliğine katıldım. DJ kabininde bir balerin; tekno müzik eşliğinde dans eden balerinler ve modern dansçılar; Black Swan’ı anımsatan kostümler, kırmızı-mavi neon ışıklar ve ayakta izledikleri performansa kendileri de katılan seyirciler… Hayal edin. Klasik bale gösterisiyle tekno gecesinin kesiştiği, alışık olduğumuz sahne deneyiminin sınırlarının biraz dışına taşan bir performans.
Eğer klasik bir bale gösterisindeki kusursuzluğu arıyorsanız, Technoballet size beklediğinizi vermeyebilir. Alternatifi kabul etmekte, alışılmışın dışına çıkmakta ve kusursuz olmak zorunda hissetmemekte bir özgürlük var. Üstelik yeniliğin peşinden giderken kusursuz olmaya çalışmak bazen süreci yavaşlatıyor, kısıtlıyor ve hatta bizi harekete geçmekten alıkoyabiliyor.
Technoballet, her bedenden ve farklı seviyelerden dansçıların yer alabildiği, kendilerine özgür bir ifade alanı bulabildiği, henüz olgunlaşmakta olan ve gelecek vadeden bir proje. Bana kalırsa onu ilginç kılan yalnızca bale ile tekno müziği bir araya getirmesi değil; iki disiplinin de alışılmış sınırlarını yeniden düşünmeye davet etmesi.
Projenin mimarı İrem Ertürk, kendisine çok yakışan diğer adıyla Technoballerina. On iki yıllık bale eğitiminin ardından iktisat eğitimi alan ve bankacılık geçmişi bulunan İrem, üniversite yıllarında başlayan DJ’lik ve elektronik müzik merakını bale tutkusuyla birleştirmiş. DJ kabininden pointe ayakkabılarıyla çıkıp bale yaparken bir yandan da mix’ine yetişen İrem, sahnede iki farklı rolü üstleniyor. Multidisipliner bir insanın farklı ilgi alanlarını bir araya getirerek nasıl özgün bir iş yaratabileceğinin güzel örneklerinden biri.
Üstelik bu birleşim yalnızca bir sahne fikri olarak kalmamış; İrem, Technoballet’in marka haklarını almış ve bir şirket kurmuş. Koreograf Lagün Şengelen’in katkıları ve sosyal medya aracılığıyla tanıştığı balerinlerle birlikte bu etkileyici fikri sahneye taşımış.

Peki, klasik bale ile tekno müziği bir araya getirme fikri nereden geliyor?
Technoballerina’mıza göre bu iki dünya arasında birden fazla ortaklık var: Kendini tekrar eden ritimler, tempolar, sözsüz müziğin bedensel ifadeye alan açması ve klasik eserlerin tekno remiksleriyle yeniden yorumlanabilmesi gibi. Bu ortaklıkları keşfetmesinin ardından balenin eğlenceli, dinamik, cool ve hipnotik olabileceğini göstermek istemiş. Festivallerde karşımıza çıkan tütüler ve taçlar, dijital sanatla müziğin eşleştiği görsel şovlar ve seyircilerin daha dinamik performanslara duyduğu ilgi de ona günümüzün ihtiyaçlarıyla paralellik gösteriyor gibi gelmiş.
Bu iki dünyayı birbirini dönüştürmek zorunda olan rakipler olarak değil, yakın iki arkadaş gibi görüyor. Bazen birbirlerini tamamlayabilir, bazen birbirlerine dönüşebilir, bazen de zıt kutuplarda durabilirler. Technoballet’te her ikisi de özünü korurken diğerine göz kırpıyor: Tekno setlerinin içine klasik müzik remiksleri giriyor; bale performanslarına house dance ve neoklasik bale eşlik ediyor.
Yani burada amaç birini diğerine benzetmek değil. İkisine de yeni bir hareket alanı açmak.

Tekno müziğin biraz geçmişini irdelersek 1980’lerin başında Detroit’te, sanayi bölgesinde tekrarlayan makine sesleri arasında duyulan gelecek kaygısıyla doğduğunu görüyoruz. Ardından Berlin’de, özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılmasını izleyen dönemde, “Gelecekte özgür ve kendimiz olabiliriz” anlatısına dönüşen bir müzik kültürü hâline gelmiş.
Technoballet sahnesinde özgürleşen balerinleri izlerken bu tarihsel arka planı düşündüğümde, bu ikilinin uyumu bana oldukça anlamlı geldi.
İrem’e Technoballet’i hayata geçirirken çözmek istediği bir mesele olup olmadığını sorduğumda, cevabı yalnızca müzik ve dans arasındaki uyumla sınırlı kalmıyor.
Balenin sıkıcı olmadığını, yalnızca oturarak izlenmesi gerekmediğini ve farklı müzik türleriyle bir araya gelebileceğini göstermek istiyor. Elektronik müzik performanslarında görsel uyaranlara duyulan ihtiyaca dikkat çekerek bale ve dijital sanatı da bu deneyimin parçası hâline getirmeyi hedefliyor.
Fakat cevabının en dikkat çekici kısmı, projenin kendisinden çok cesaret ve güven üzerine söyledikleri:
Henüz hayata geçirilmemiş bir fikrin peşinden, sektörün ve coğrafyanın getirebileceği itirazları bilerek, geç olmadan ve cesurca gidilebileceğini göstermek istediğini anlatıyor. Ne kadar ilerleyebileceğini deneyimlemek ve başkalarını da harekete geçirmek istiyor.
Klasik balenin estetik anlayışı teknik, disiplin ve mükemmellik arayışıyla güçlü bir ilişki içinde. Yıllar süren eğitim, tekrar ve beden üzerindeki kontrol bu sanatın temel unsurları arasında. Ancak bu yaklaşımın spontane hareketlere ne kadar alan bıraktığı ayrı bir soru.

Technoballet özellikle bu noktayı dönüştürmeye çalışıyor. Dansçıların sahnede yalnızca koreografiyi kusursuz biçimde uygulayan kişiler olmalarını istemiyor. DJ kabinine yaklaşabildikleri, esneyebildikleri, sohbet edebildikleri, house dance yapabildikleri ve içlerinden geldiği gibi hareket edebildikleri anlar yaratmaya çalışıyor. Seyircilerin de performans sırasında en sevdiği anlardan bazılarının bunlar olduğunu söylüyor.
Ertürk’e göre bale, tekno kültüründen biraz dağınık ve çabasız olmanın getirdiği özgüveni öğrenebilir. Tek tip olmamanın, yani bireysel farklılıkların getirdiği ışığı bazen hiçbir sahnenin insana veremeyeceğini söylüyor ve onay aramadan sadece tarzınla, duruşunla ve aykırı yönlerinle star olabileceğini düşünüyor.
Benim de onları izlerken yaşadığım deneyimde, ekibin her bir üyesinin üzerimde bıraktığı çok etkili imgeler var. İlayda Ulaş’ın dövmeleriyle ortaya çıkan inanılmaz estetik ve aynı zamanda asi duruşu, Dilara Özmen’in her hareketi bedeninin en uç noktasına kadar yaşadığını hissettiren mimikleri ve Meryem Nazende’nin hepimize yansıyan gençlik neşesi aklımda kalanlar arasında.
Technoballet’in ruhunu en iyi anlatan parçayı sorduğumda İrem’in cevabı Inverno – Asco oluyor. Bu parçayı sevmesinin nedeni, iki dünyanın birbirine ne kadar yakınlaşabileceğini göstermesi. Aynı zamanda parçanın asi, duygusal ve iddialı karakterinin remikste de korunmasını başarılı buluyor.
Tesadüf değil, bir ihtiyacın işareti
İrem Ertürk’e, “Technoballet’i anlatırken bir kelimeyi yasaklayacak olsak hangisini seçerdin?” diye sorduğumda cevabı “tesadüf” kelimesi oldu.
Beş ya da on yıl sonra Technoballet hâlâ devam ediyorsa benzer örneklerin çoğalacağını düşünüyor. Bunun yalnızca başkalarının ondan ilham almasıyla ilgili olmadığını, sektörün ve insanların böyle bir birleşime ihtiyaç duymasıyla da açıklanabileceğini söylüyor.
Bale ve tekno arasındaki yakınlaşmanın farklı örneklerde görünür olmaya başladığına dikkat çekiyor. Rosalía, opera, bale ve rave kültürünü bir araya getirdi; ADE’de ekim ayında Kuğu Gölü remiksi eşliğinde balerinlerle sahne alacak. Ona göre balenin gece hayatında da bir yeri olabilir; dinamik, eğlenceli ve kuralları esneten tarafı daha fazla keşfedilebilir. Bua sebeple Technoballet’in henüz farkında olmadığımız bir ihtiyaca karşılık geldiğini ama asla tesadüf olmadığını söylüyor.
Burada önemli olan, bir fikri ilk kimin ortaya attığı sorusundan biraz daha fazlası. Bir fikrin ortaya çıkması kadar, doğru zamanda karşılık bulması da önemli.
Balenin gece hayatına, tekno müziğin de klasik sanatın alanına girmesi ilk bakışta alışılmadık bir eşleşme gibi görünebilir. Ama belki de sanatın canlı kalmasını sağlayan şey tam olarak bu: Birbirine uzak görünen dünyaların yan yana gelmesi ve yeni olasılıklar yaratması.
Her gösteride DJ setine yeni parçalar, yeni koreografiler ve sürprizler ekleyerek zenginleşen bu özgün sahne performansını siz de deneyimlemek isterseniz, Technoballet’in bir sonraki etkinliği 9 Ocak’ta Zorlu PSM %100 Studio’da.
Haftalık Bültene Abone Ol
Yeni yazılar ve öne çıkanlar her hafta e-postana gelsin.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz!
Yorum yazmak için topluluğa katıl. Ücretsiz, bir dakika sürer.





