Jack White hiçbir zaman tek başına kalmayı becerebilen bir adam olmadı sanırım.
Meg White yetmedi, The Raconteurs’u kurdu. Orası kesmeyince The Dead Weather’a geçti. Arada Loretta Lynn’den Alicia Keys’e, Q-Tip’ten Beyoncé’ye kadar kapısını çalabildiği herkese “Bir şeyler yapalım mı?” diye sordu.
Normal bir insan hafta sonu yalnız kalınca Netflix açar kardeşim. Jack White basçı ve davulcu arıyor.

Neyse ki bu sosyal huzursuzluk hâlâ albümler üretmesini sağlıyor.
10 Temmuz’da kendi etiketi Third Man Records üzerinden yayımlanan Frozen Charlotte, White’ın yedinci solo albümü. 2012 tarihli Blunderbuss ile başlayan solo diskografisinin son halkası olan albüm, iki yıl önceki No Name’in açtığı kapıdan içeri giriyor. Daha az elektronik oyuncak, daha az “bakın stüdyoda neler yapabiliyorum”, daha fazla kirli gitar, blues ve garaj rock içeriyor.
Albümün öncesinde “G.O.D. and the Broken Ribs” ile onun karanlık ikizi “Derecho Demonico”, ardından da ana single “Dollar Bill” yayımlandı.
Frozen Charlotte radikal bir Jack White değişimi değil. Aksine, adamın yıllardır dolaştığı Detroit blues’u, yetmişler hard rock’ı, glam, punk ve ‘’arızalı’’ gitar pedallarından oluşan mahallenin biraz daha dar, biraz daha gürültülü bir sokağı.
Albüm boyunca Patrick Keeler, Dominic Davis ve Bobby Emmett White’a eşlik ediyor. Yani teknik olarak solo albüm, fakat Jack White’ın “solo” anlayışı da bizim evde tek başımıza oturmamız gibi değil; odada yine üç kişi, on iki amfi ve muhtemelen rengi özel olarak seçilmiş kırk yedi kablo bulunuyor.

Şarkıların bir bölümü güçlü riffleriyle anında yakalıyor ancak White maalesef bazen gitarın sesini yükseltmenin şarkının kendisini de otomatik olarak büyüttüğünü düşünüyor.
Hâlâ analog cihazlarına, üç renkten oluşan dünyasına ve blues’un yüz ellinci kez yeniden icat edilebileceğine inanıyor. Daha tuhafı, albümü dinlerken bazen biz de inanıyoruz.
Şapkadan tavşan beklemeyin. Albümün genelinde, bu akşam JW bardayız tadı hakim.












