Sahi nedir bu şöhretin bedeli?

Gönül İşi

Sınırın pek de önemsenmediği metroda, kulaklığım tüm özgür iradesini kanıtlamak istermişçesine çalışmayı durdurdu. (Belki de sadece 12 saat çalışmanın haklı kızgınlığıyla bana karşı uyguladığı bir protestoydu.) Sıkılmak, kuşağımın refleksi olarak kendini gösterdi. Bense günün ilk sıradan zaferini kazanmak amacıyla telefonun içerisinde benim tek küçük etkileşimim için savaşan uygulamaların cazibe dolu sesine kulak vermedim. Durmak, lükstür.

Bu lüksümü düşüncelerimin hengamesinde sonuna kadar ilerletirken, geçenlerde dostlarımla üzerine iki üç cümle bıraktığımız sohbet yeniden canlandı zihnimde:
“Şöhretin Bedeli”

Elbette onlarca, belki de yüzlerce bedeli vardır. Ama bugün yalnızca birine ayırabilecek vaktim var, sizin de öyledir sanıyorum. Sonuçta bilgi çağımızda acelemizin olması, neden ve nereye yetişmeye çalıştığımızı bilmeden yalnızca çalışmamız normalimiz hâline geldi. Değerli vakitlerimizden daha fazla çalmamak adına konumuza giriş yapıyorum.


Bir Bedel Olarak Mahremiyet Kaybı

Şöhret; çoğunlukla bir kesimin aitlik duygusunu, tam olma arzusunu karşılayabilen kişilerin üzerlerine giyebildiği bir elbisedir. Lakin aitlik duygusu kimi zamanlar tek başına kalmaz. Söz konusu sanatçı ürettikçe, “fandom” olarak nitelendirdiğimiz takipçilerine daha fazla yaklaşır. Bununla birlikte sanatla ve sanatçıyla kurulan bu bağ şekil değiştirebilir. Bu durum kimi zaman “sahip olma” yanılgısını doğurabilir. İşte mahremiyetin ihlali burada devreye girer.

Sanatçılar bizler için günümüzün getirileriyle beraber, sosyologların “Parasosyal Etkileşim” olarak adlandırdığı bir ilişki biçiminin nesneleri hâline gelmişlerdir. Bu ilişkiler tek taraflı, duygusal bağın oldukça güçlü olduğu bir biçimdir.

Ve kaçınılmaz son: Sınır ihlalinin kilitsiz kapılarıdır.

Bu fanın duygusal yatırımının geri dönüş talebi, kontrol fantezisinin dışavurumundan kaynaklanır.
Özellikle de toplumun gözlerini bir an olsun ayırmadığı kadınlar için bu durum; ahlak bekçiliği, mülkiyet arzusu, güç yarışı hâllerine hızlıca dönüşebilir.

İşte yazımızın meramı bu kültürel saplantıyı olağanca ele almaktır. Sosyal medyanın hayatımıza girişi ile pek çok şey gibi sınırlar da bulanıklaştı. Doğası gereği tek taraflı olan parasosyal ilişkiler, sosyal mecralarca karşılıklıymış gibi sunuldu. Sanatçının üretimi, hayrana ödemesi gereken bir borç hâline geldi.

Peki bu yalnızca medyayla veya tüketimin kendisini bile tüketmesi ile mi oluştu? Tabii ki hayır.

Hayran kitlelerinin sanatçıya harcadıkları duygusal, zamansal ve maddi emeği bir yatırım olarak görmesi, hak iddia etme eğilimini artırır. Bu noktada ise Mahremiyet Sermayesi ile tanışırız. Sanatçının özel hayatı bir alan olmaktan çıkar, bizzat sanatçının kendi elleriyle izleyiciye sunması gereken bir ürüne dönüşür.

Dahası, şöhretin sahibi bir ideale hizmet etmelidir. Ve idealler dostlar, insanın gafil avlanmaya en müsait tarafıdır. Çünkü biz sıradan insanlar, günbegün olmak istediğimiz kişiden, kendi idealimizden uzaklaşmaktayız. Yazımızın başında da değindiğimiz gibi, vaktimizin bile bir pazar aracı olarak bize sunulduğu, devamlılık ile yetersizlik hissiyatını bastırmaya çalıştığımız bir dönemin ortasında kaldık. Hayal kurmak, bir yasak gibi çerçevelenmiş ve ulaşamayacağımız o bembeyaz duvarlara asılı durumda.
Bizler ise kendi hayalimize ulaşamamanın öfkesiyle dizlerimize çökmüş oturmaktayız.

O sırada ise sanki bizim idealimizde, “bizim sayemizde” var olan şöhretin öznelerine, daha tanımadan ileri geri sallamakta veya uhrevîleştirmekteyiz. Sorunumuzun cevaplarını yanlış algılamak neslimizin asla bitmeyecek bir paradoksu sanırsam.

Sanatçı toplumun malı değildir. Sanatçı, toplumun ortak sesinden çıkan melodidir. Beraberinde ise özel hayatın gizliliği talebi, herkesin hakkı olduğu gibi göz önünde olan insanlar için de geçerlidir.
Sahne, sanatın bileşenleri ve personaların sentezidir. Şöhret, bizlerin istediklerimizi seçerek ellerine verdiğimiz bir lütuf değil, komün duyguların yansımasından oluşan bir getiridir.

Bunların yanı sıra her alanda olduğu gibi burada da kadın sanatçılar söz konusu oldu mu daha farklı parametrelerle karşılaşırız. Toplumsal cinsiyet yapılarının yeniden analizi, kırılgan ataerki için tehlike sirenlerinin habercisidir. Kadın sanatçı “denetim” için ideal bir kurbandır. Bir kadının şöhret sahibi olması, onun için ödemesi gereken borçlar silsilesidir. Kadın olmanın “mağlubiyeti” ile bu veresiye defteri oldukça kabarmıştır.

Çünkü ataerki der ki; kadın annedir, kontrol nesnesidir, şefkatini vermekle yükümlüdür; aksi ayıp, utanç verici ve hatta anormaldir. Ama ataerki bilmelidir ki bizler, anormal olandan veyahut fikirlerimizin önemsiz sayıldığı toplumun sınırlarını aşmaktan memnunuz.

Bolca sınır kavramından bahsetmişken, üzerine azıcık daha kelam etmekten zarar gelmez. Özellikle ülkemizde “sınır” hakkında pek konuşulmaması, hatta yadırganması sanıyorum ki bir kesim insanın işine gelmemesindendir.

Bu, Türkiye’de bulunan kolektif yaşam biçiminin eksi yanı olarak tezahür eden bir sorundur. Kültürümüzü zenginleştiren bir biçim olduğu elbette gerçektir ama aynı zamanda “kendine ait bir oda” ihtiyacını da baltalar.

Bu zehirli fan kültürü, sahip olma arzusunun insanı ele geçirmesi, “şöhretin bedeli”, sanatçıların ürün hâline gelmesi, mahremiyetin hiçe sayılması; kendi sınırlarımıza bile sahip olamamaktan kaynaklıdır. Sanatçılar, bizler için hem ideallerimizin hem de bastırdığımız parçalarımızın karşılığıdır. Bütün bu çarpık ilişkiler, öfkenin sermaye aletine dönüşmesi, sınırlarımızın aramızdaki sessiz kavgaların toplumsal mercekteki gölgeleridir.

Hepimizin gördüğü üzere, geçmişte kalan izler adına yakınmak yalnızca durağan bir tarih yazar.
Olan oldu, olacak olan bizde. Bizler ise toplumsal travmaları, insanlıktan çıkardığımız ve öykündüğümüz sanatçıların mahremiyetinde cezalandırmak yerine, kulaklıklarımızın bozulmuş olduğunu varsayarak duralım.

Toplum bir bütündür, kolektif duygular bizim en samimi yağmurlarımızdır. Beraber eğlenmek kadar insanı tatmin eden bir şey var mıdır? Beraberliğimize yardımcı olan sanatın aktörlerinden çıkartmaya çalıştığımız bedeller niye böylesine ağırdır?

Evet dostlarım, mahremiyetin sınırına saygı duymak kendi alanımızı yaratmaktan geçer. Hayır diyebilmek, hayıra saygı duymak ile paraleldir. İşte bu bütünlük, toplumdur. Özel alan; özel olanı yaratır. Gelin kulaklığımızın bozulmasına aldırış etmeyelim, kendimizin barakasını öylesine sıkı temellendirelim ki en ufak meltemde yerle bir görmeyelim.

Sanatla var olalım, bağlar kuralım, alevlenelim, duralım. Bedel arayanın şöhret değil, biz insanlar olduğunun farkına varalım. Sanat nasıl insan ile ilişkili ise, insan da değer görmek ile ilişkilidir.

Sanatın öznelerinin mahremiyetlerinden bedeller biçmek yerine kendi hayatımızın öznesi kalabilmek; direksiyonun kontrolünü ele alabilmek, dans edebilmek, renklerinden utanmamak, çocukça isyanları bile haykırabilmek için çabalayalım.

Çizgilerle ve çizgilerde yalnızca nefes almak için, var olalım.

İlginizi Çekebilir

2025’in Parlayanlarından: Nourished by Time
Selin Çıngır: “Müzik hangi dilde olursa olsun, aslında duyduğumuz şey duygu oluyor.”

Yazar

BBI Merch

Bize Katıl!