Bazen bir anı yaşarken hayatınızı önemli bir şekilde etkileyeceğini, geleceğinizi yeniden şekillendireceğini hissedersiniz ya; Nourished by Time konserinde bulunmak da gelecekte kesinlikle çok parlak olacak bir yıldızın doğuşuna tanıklık etmek gibi hissettiriyor.
Baltimore doğumlu Marcus Elliot Brown, sahne ismiyle Nourished by Time, ikinci albümü The Passionate Ones’ta synthesizer’ın sunduğu imkânları ve isyanın farklı tonlarını bir araya getiriyor. Albüm, yüzyıllardır süregelen politik ve kişisel serzenişleri çağdaş ve heyecan verici bir R&B diliyle ele alıyor. Bu yazıda, albümü duygusal anlatımı en berrak olan seçme parçalar üzerinden değerlendirmek istedim.
Automatic Love, albümün ilerleyen bölümlerinde eksikliğini çektiğini ve aradığını göreceğimiz o sevgi fikriyle açılıyor. Albüm boyunca kapitalist sistemin, finansal kaygıların ve günümüz dünyasının bizi gerçek sevgiden ve insanlığımızdan uzaklaştırdığını anlatan Brown, bu şarkıyla aslında ne istediğini ve ne uğruna bu kadar çabaladığını açıkça ortaya koyuyor. Sevdiği kişiye “tekrar hayatta olduğunu hissetmek ister misin?” diye sorarak tezini ortaya atıyor: Zulme, baskıya ve sisteme karşı sevgi ve tutkuyla hayatımızın kontrolünü yeniden elimize almamız, insanlığa geri dönmemiz mümkün.
9 2 5, dinledikten sonra akılda kalan bir nakaratın yanı sıra, insanın içine oturan bir hikâye anlatımı da barındırıyor. Karşılığını almadan emek verdiği bir işte hayatını tüketen, buna rağmen onu makineleştirmeye çalışan bir sisteme karşı direnen ve içindeki hayalperesti ayakta tutmaya çalışan bir karakteri merkezine alıyor. Böyle bir hikâyenin dinleyicide dans etme isteği uyandırması, garip ama etkileyici bir burukluk yaratıyor. Brown, sisteme duyduğu öfke ile bu karaktere beslediği sempati arasında ustalıkla gidip geliyor.
BABY BABY, albüm boyunca biriken duyguları ve temaları ani bir patlamayla dinleyicinin üzerine bırakıyor. Tutku, şehvet, aşk, finansal sıkışmışlık, şiddet ve devlet baskısı; hızlı bir bilinç akışı ve güçlü bir prodüksiyon eşliğinde aktarılıyor. Brown, neredeyse her “baby, baby” deyişinde başka bir duyguyu öne çıkarmayı başarıyor: Bazen yalvarıyor, bazen ikna ediyor, bazen de öfkeyle haykırıyor.
Max Potential, albümde gitarın en etkili kullanıldığı anlardan birini sunarken, birini sevmenin ve kendini aşka teslim etmenin Brown’ı nasıl güçlendirdiğini de gösteriyor. Kalbi kırılacaksa ya da delirecekse, bunun sevdiği kişi uğruna göze alınabileceğini söylüyor. Bu sevginin karşılık bulmasının şart olmadığını, karşılıksızlığın tutkuyu değersizleştirmediğini de açıkça hissettiriyor. “Seni tutkuyla bekliyorum ve bunu bilmeni istiyorum” derken, sanki sesi bunu yüksek sesle söylemeye yetmiyormuş gibi, korkuyla fısıldıyor.
Albümün kapanış parçası The Passionate Ones, açılıştaki umutlu tona bu kez güvensizlik ve sinizmle yaklaşıyor. Kalbini içtenlikle ortaya koymanın incinmeye yol açabileceğini fark eden anlatıcı, kendisini anlayan birine rastlamanın onu ne kadar savunmasız bıraktığını dile getiriyor. “Aşk acı verici olabilir, aşk çok güzel olabilir” ve aşka bir şans tanımak güç ve cesaret istiyor. When The War Is Over’da söylediği “eğer beni seversen, belki teslim olurum; savaş bittiğinde, bebeğim, sen ve ben” sözleriyle, var olmayı bir hayatta kalma mücadelesi olarak gördüğünü yeniden hatırlatıyor. Tıpkı 9 2 5’ta olduğu gibi, maaşa bağlı bir yaşam sürmenin kişiliği ve hayalleri aşındıran bir savaş olduğuna inanıyor. Sevdiği kişinin, bu savaşı bırakabilmesi için ona gerekli gücü verebileceğini düşünüyor.
Günümüzde içten ve derinden sevmek isteyen tutkulu bir insan olmak başlı başına zorlu bir mücadele. The Passionate Ones ismi, Brown’ın dünyasında hem direnmeyi hem de kendinden büyük güçlere teslim olmayı kabul etmeyi temsil ediyor. Sevgiyi, en zor koşullarda bile insanı ayakta tutabilecek nadir güçlerden biri olarak görüyor. Acıya ve baskıya rağmen cesaretle sevenlerin sistem karşısında kazanıp kazanamayacağından emin olmasa da, Brown belli ki başka bir çıkış yolu görmüyor.













