Turkish Delight Dosyası: Bir Röportajın Ardında Kalanlar

Röportaj
Takıntıya dönüşen bir araştırma, yıllar öncesine uzanan kırıntılar, haritalar, fanzinler, koleksiyonerler ve cevapsız kalan onlarca mesajın ardından Turkish Delight hakkındaki ilk kapsamlı arşiv çalışması ve nihayet gerçekleşen o röportaj.

Turkish Delight‘ı ilk defa ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum. Bu karşılaşmamız her ne zaman gerçekleştiyse, kulağıma gelen notaların oluşturduğu müzik zamanını şaşırmış gibiydi. Emin olduğum tek şey, sesi bugünden gelen ama silüeti başka bir çağa ait olan birini dinlediğim olmuştu.

İlk etapta onu zihnimde belirli bir kategoriye yerleştirdim. Kendine kasıtlı bir geçmiş inşa etmiş müzisyenlerden biri olabilirdi. En iyi tahminim, eski zamanlara ait bir müzisyen gibi davranan günümüz müzisyenlerinden olduğuydu.

Ardından, bir gün Spotify’da Turkish Delight ismi tekrar karşıma çıktı. Aynı isim, aynı tuhaf his. Bu defa içimden bir ses “Dur ve öğren.” dedi. Klasik yöntemlerle başladım. Gerçek adı, diskografik geçmişi, hangi plak şirketleri ile çalıştığı gibi bilgileri araştırdım. Bunlar, müziğe dair herhangi bir arşivin ilk katmanında kolayca bulunabilecek bilgilerdi. Ve evet, yüzeydeki taşlar kolay oynuyordu. Bu bilgileri kolayca öğrendim.

Gerçek ismi Orhan Seyfi Çelik‘ti. 1988’de Turkish Delight adı ilk kez bir albüm kapağında beliriyor, 1990 yılından sonra neredeyse çeyrek yüzyıllık bir sessizliğe bürünüyordu. Bu yıldan sonra hiçbir yeni şarkı, hiçbir konser kaydı yoktu. Fakat, 2020’lerde birdenbire bir şey değişiyordu. Turkish Delight ismi yeniden dijital platformlarda belirmişti. Ben bunun bir geri dönüş olduğunu düşünmüyorum. Bu belli ki bir yeniden inşa süreciydi. Kendi zamanını parçalara ayırarak anlatan, geçmişi bugüne sızdıran bu sanatçının değişik bir gösterisi olmalıydı.

Ama asıl mesele, derine indikçe kendini gösterdi. Ne bir röportaj, ne prodüksiyon sürecine dair bir bilgi, ne de kayıt hikâyelerine dair hiçbir veri yoktu. Ben de sektörden tanıdığım isimlere yönelmeye karar verdim. İçerik üreticilerine, müzik editörlerine, plak koleksiyoncularına ulaştım. Zaman zaman Turkish Delight’ın hikayesini bilen birini bulduğumu sandığım zamanlar olsa da her cümle aynı yerde bitiyordu:

“Ben de senin kadar biliyorum.”

Bu araştırma süreci ile ilgili bir reels yapmaya karar verdim. Bu gizemi başka insanlarla da paylaşmak istedim. Bir dakikalık bir “Turkish Delight’ı gördünüz mü?” videosuydu bu.

 

View this post on Instagram

 

A post shared by Bir Baba Indie (@birbabaindie)

Beklentim düşüktü ama izlenmeler birikti ve mesajlar yağmaya başladı. Düzinelerce mesaj aldık.

“Ben de araştırmıştım.”

“Bir şey bulduysan bana da yaz.”

“Şu bilgi sende var mı?”

Anlaşılan, birçok insan bir yere kadar ilerlemiş ama kimse sonuna varamamıştı.

Bunun sıradan bir araştırma olmadığını o zaman anladım. Artık bu isim çözülmesi gereken bir gizemdi. 1980’lerden beri var olan ama hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulunmayan, yeraltında kültleşmiş bir sanatçıyı belgelemek ve belki de bir röportajla bu sessizliği kırmak, arşivlik bir işe dönüşebilirdi.

Araştırmam ilerledikçe, parçaları bir araya getirme çabam yeni bir boyut kazandı. Onunla ilgili bulabildiğim tüm konumları çıkardım. Instagram hesabında yıllar boyunca paylaştığı fotoğrafların konum etiketlerinden bir harita oluşturdum.

Fakat, konumlar ve yıllar beni hiçbir yere götürmüyordu. Buradan bir yere varamayacağımı hızlıca anladım. Kendini bu denli gizleyen biri, herkese açık profillerinde onu bulmamı sağlayacak ekmek kırıntıları bırakmış olamazdı.

Bu sırada, Bir Baba Indie için hazırladığım videoya gelen yorumları bir ipucu çıkar umuduyla incelemeye devam ediyordum. Gelen cevaplardan biri oldukça farklıydı. Azra Ceren Mercan adlı bir takipçimiz Turkish Delight ile ilgili bilgilere sahip olduğunu söylüyordu. Onunla görüntülü bir görüşme yaptık. Azra da bu adama benim gibi takılmış. Kaynak toplamış, insanlar bulmuş, sorular sormuş ama bir noktada duvara çarpmış. Araştırmalarının sonucunda Turkish Delight’tan bir cevap alabilmeyi bile başarmasına rağmen, aldığı cevap oldukça kesinmiş. “Seninle röportaj yapmak için zamanım yok”. Azra ile konuştukça, aynı labirentin farklı koridorlarında olduğumuzu fark ettim.

Azra’nın bu hikâyedeki diğer kayıp araştırmacılardan olmadığı açıktı. Hatta, bu arayışta benden birkaç adım ileriye geçmişti. Karanlık bir tünelde ışık ararcasına, titizlikle notlar tutmuş, yabancı kaynakları, forum yazılarını toplamıştı. Konuştukça, Turkish Delight’a dair ipuçları birer birer dökülmeye başladı. Bana sağladığı kaynaklar bu dosyanın ilk ciddi ekleri oldu.

İlettiği ilk bilgi, EB-Metronom adlı 1992 tarihli bir yeraltı fanzinindendi. Köln çıkışlı, fotokopiden bozma, sararmış bir PDF. İçinde Saburié klibinden söz ediliyordu.

“Türk müziğinin bir parodisi” diyordu fanzin. Şarkının dili ise “bir tür ezana benziyor” diye tanımlanmıştı.

Satır aralarında bir tedirginlik seziliyordu. Bu müzik, Alman halkına hem tanıdık hem de rahatsız edici şekilde yabancıydı. Oryantalizmin karikatürüne yaklaşırken, kendi kültürel kodlarımızı da ters yüz eden bir tavır vardı.

Sonra The Trial geldi.

Deneysel bir Alman-Türk-İsviçreli müzik grubu olan The Trial’ın grup üyeleri, Kreuzberg’de Turkish Delight’la beklenmedik bir şekilde karşılaştıklarını anlatıyordu. Bu bilgi onun sahneden tamamen silinmediğini, 90’ların başında hâlâ aktif bir figür olduğunu gösteriyordu.

Ardından ise, Martin Greve.

Azra, Türkiye-Almanya müzik ilişkileri üzerine çalışan bir etnomüzikoloğun makalesinde Turkish Delight’tan söz ettiğini fark etmişti. Greve, Orhan Seyfi Çelik’i “arabeskle punk’ı parodi benzeri biçimde buluşturan sıra dışı bir müzisyen” olarak tanımlıyordu. Bu tek cümle bile, kafamdaki pek çok sorunun yerine oturmasına yetti. Buradan Turkish Delight’ın müzikal olduğu kadar, sosyokültürel bir performans da olduğunu anladım.

Giydiği takım elbise, taktığı sahte bıyık, arabeski bozarak yeniden kuran sahne dili birbiri ile birleştiğinde bilinçli bir proje oluşturuyordu. Azra, bu akademisyenle iletişime geçmiş fakat onun da konu hakkında daha fazla bilgiye sahip olmayan biri olduğunu öğrenmişti.

Ve son olarak Zero Vision.

1980’lerde Berlin’de kurulmuş bir gruptu. 1984’te 20 konser verdikleri, Scenery adlı bir 12″ plak yayınladıkları biliniyordu. Bu plağın 300 kopyası basılmış, 200’ü yok edilmişti. Plak yayınlandıktan altı hafta sonra ise Zero Vision dağılmıştı. Bu grupta yer alan isimlerden biri de Orhan Celic ismiyle gitarist olarak yer alan Turkish Delight, yani Orhan Seyfi Çelik’ti. Turkish Delight’ın geçmişi buradan başlıyordu.

Araştırmama Zero Vision’dan devam etmeye karar verdim. Discogs’ta grubun izini sürerken, Scenery adlı plaklarını satın alan bir kullanıcıya denk geldim. Mindenmincers kullanıcı isimli kişi o nadir 100 kopyadan birine sahipti. Ona ulaştığımda gelen yanıt şaşırtıcıydı. Grubu 80’lerde Almanya’da izlediğini, sonra tamamen tesadüfi şekilde gittiği bir dişçide grubun vokalisti Geshe ile karşılaştığını ifade ediyordu. Geshe, bu dişçide resepsiyonist olarak çalışıyormuş. Aralarında müzik üzerine bir konuşma geçmiş ve 10 Deutsche Mark karşılığında Geshe’den Zero Vision’ın plağını satın almış. Bir daha ne ona ulaşabilmiş ne gruba dair başka bir iz bulabilmiş. Benim için de Zero Vision sekmesi burada kapanmış oldu.

Azra’nın araladığı kapılardan biri de, everybodywiki’de yer alan ve Orhan Seyfi Çelik adıyla açılmış bir sayfaydı. Tarihler, köy isimleri, çocukluk anıları ve eski radyo sesleri içeren bir biyografi. İlk başta fazlasıyla ayrıntılı ve kişisel görünüyordu. O yüzden hemen inanmadım. Kim eklemişti bunu? Nereden gelmişti? Gerçek miydi?

Biyografide şunlar yazılıydı:

Orhan Seyfi Çelik, bilinen adıyla Turkish Delight, 14 Kasım 1964 doğumlu bir müzisyen, besteci ve prodüktör. Kırşehir’in Dalakçı ve Gümüşkümbet köylerinden gelen bir ailenin çocuğu. Ailesi 1960’ta Ankara’ya taşınmış. Müziğe erken yaşta başlamış; ilk enstrümanı, beş yaşında çalmaya başladığı bir Triolaymış. Ankara Radyosu’nda okunan şiirleri ve Münir Nurettin Selçuk gibi isimleri hâlâ oldukça net hatırladığını söylüyor. Selda Bağcan’ı ilk kez radyoda duyduğunda küçük bir çocukmuş.

Ağabeylerinin plak koleksiyonunda Kupa Dörtlüsü, Cem Karaca, Barış Manço ve Moğollar varmış. Üzerinde Erkin Koray kadar Okay Temiz’in de etkisi olmuş.

1971’de Almanya’ya taşındıklarında yedi yaşındaymış. Orada ilk kez Beatles’ın “She Loves You” şarkısını duymuş ve müzikle kurduğu bağ başka bir yere evrilmiş. 1978’de punk ve new wave’e tutulmuş. Aynı yıl, yani 14 yaşındayken, ilk bestelerini yapmaya başlamış; on adet şarkı yazmış, okulda sahneye çıkmış. O yıllarda bestelediği “Cascade” adlı parçayı 2020’de yayınlamış.

Bu kadar kişisel bir ifadenin gerçek olup olmadığını bilmem gerekiyordu. Sayfaya girip, bu yazıyı ekleyen kullanıcıyı kontrol ettim: armadoatlantic. Aynı kullanıcı adıyla Fransızca Vikipedi’de de bu biyografinin bir taslak sayfa olarak açıldığını fark ettim. Armadoatlantic, Discogs’ta da karşıma çıktı. Bu kullanıcı, Turkish Delight’ın bazı albüm kapak görsellerini yüklemişti. Bu rastlantı değildi. Kapaklar doğruydu. Kullanıcıyla bağlantılı olan tüm içerikler, doğrudan Orhan Seyfi Çelik’e çıkıyordu.

“Tamam!” dedim. “Parçalar birleşmeye başladı.
Bu biyografi sahte değildi. Turkish Delight’a bir nefes uzaklıkta olduğumu hissediyordum.

Saatler günleri, günler geceleri kovalıyordu. Araştırmanın ağırlığı artık gündelik hayatıma da sızmıştı. Kendimi sürekli Orhan Seyfi Çelik ile ilgili bağlantılar ararken, parçaları birleştirirken buluyordum. Kick’te yaptığımız bir Bir Baba Indie yayınında yine ondan söz etmeye başlamıştım ki…

Bir bildirim geldi.

Yeni bir mail.

Gönderen: Orhan Seyfi Çelik.

Ona ilettiğim röportaj talebine olan cevabıydı bu. İtiraf etmeliyim ki, ona mesaj gönderirken dönüş beklemiyordum. Daha çok, dipsiz bir kuyuya salladığım oltaydı bu çabam. Belki bir şey takılır diye, umuttan ziyade alışkanlıktan atmıştım. Gelen mail kısa ve keskindi. Röportaj yapabileceğimizi söylemişti.

Cümleleri netti ama tonunu çözmek kolay değildi. Onay mıydı, merak mı? Mesafeli bir nezaket mi, yoksa oyunbaz bir kabul mü? Bilmiyordum. Ama artık bu hikâyenin merkezinden, doğrudan bir ses gelmişti. Yıllardır sessizlikle oluşmuş bir figür, ilk kez kendi ağzından konuşuyordu.

Aynı zamanda, Bir Baba Indie Instagram hesabında paylaştığım videoya da yorum yaparak sorularımı oradan sorabileceğimi söylemişti. Anlıyordum; görünür olmak istemiyor, bu işi kendi belirlediği şartlarda sürdürmek istiyordu.

Ama bu bana uygun değildi. Böylesine katmanlı, böylesine zamana yayılan bir arayışı yorumlar arasında kaybolmaya bırakmak istemedim. Söz uçar, yazı kalır diyorsak ve bu gerçekten arşivlik bir hikâyeyse; o zaman bu röportaj da yerini ve ağırlığını bulmalıydı.

Kabul etti.

Ve böylece, yıllardır tek taraflı akan bu hikâyeye sonunda karşıdan da bir ses eklenmiş oldu. O ana kadar zihnimde sadece şarkılar ve parça parça bilgilerle kurduğum bu figür, ilk kez bana kendini anlatmaya ikna olmuştu.

Sorularımı gönderdim. Belgede yedi soru vardı. Her biri, Turkish Delight’ın görünmeyen katmanlarına dair bir pencereyi aralama iddiasındaydı. Ama bu dokümanı bir röportajdan çok bir mektup gibi hazırlamıştım. Her soruda onun sesine alan açmak istedim. Yine de içten içe bu kadar uzun bir metnin onu uzaklaştırabileceğini de biliyordum. Sessizlikle karşılaşmaya hazırdım. Daha azına tamah edemezdim çünkü birkaç soruyla geçiştiremeyeceğim bir cevap arayışına dönüşmüştü Turkish Delight.

Yanıt fazla gecikmeden geldi. Soruların kapsamının genişliğine dikkat çekiyordu. Yazdıklarımın biraz detaylı olduğunu, cevapların neredeyse küçük bir kitaba dönüşebileceğini ima etti. Bu yoğunluk ona geri adım attırmış, sorulara cevap vermek istememişti. Yine de kapıyı tamamen kapatmıyor, kendi belirlediği sınırlar içinde bazı bilgiler paylaşmayı tercih ediyordu. Noktasına, virgülüne dokunmadan bana söyledikleri aşağıda:

“80’ler ve 90’lar boyunca Berlin-Kreuzberg’de yaşıyordum. Saburié’yi de orada besteledim. O dönemde Kreuzberg’de yaşayan insanlar çoğunlukla ya Türk’tü ya da punkçıydı. Ben de bu iki kültürü nasıl bir şarkıda birleştirebileceğimi düşünüyordum. Ortaya çıkan şey hem Türk hem punk’tı. Aslında Saburié bir şarkıdan ibaret değil. Onu bir müzik türü olarak da görebiliriz.

Aklımdaki fikirlerden biri de ‘Anlamıyorum ama bir şekilde anlıyorum.’ dedirtecek bir dildi. Yani tanımadığın ama bilindik gelen bir ses yapısı. Bu amaçla Türkiye’ye ya da çevresine aitmiş gibi tınlayan fonetik bir sistem kurdum. Bu çevredeki herkesin kültürel olarak yakınlık hissedebileceği bir yapıydı bu.

Vrşna içinse başka bir yöntem kullandım. Bu kez Türkçe kelimeleri ortadan ikiye böldüm ve ters yüz ederek yeniden birleştirdim. Örneğin ‘Merhaba’ kelimesi ‘Ba-ha-mer’ oldu. ‘Sözlük’ kelimesi de ‘Lük-söz’.

Saburié’yi 1989 yazında besteledim. Aynı yılın sonbaharında Hildesheim’deki Masterplan Stüdyosu’nda kaydettim. Ancak o sıralar müziğimi yayınlayan Amigo Records kapandı. Parçayı ancak 1992’de Berlin’deki Beat Studio’da tamamlayabildim. Ardından kendi plak şirketimden single, video ve derleme CD olarak yayınladım.

O dönemde neden mi yeni işler yayınlamadım? Bunun birkaç sebebi vardı. Birincisi, stüdyolar çok pahalıydı. İkincisi de bu tarz müziği yayınlamak isteyen başka bir plak şirketi yoktu.

Zaten Turkish Delight en başından beri hem bir müzikal proje, hem bir sanat biçimi, hem de bir ses deneyimi olarak kurgulanmıştı.

Besteleme sürecim üç farklı şekilde işliyor. Bazen önce albüm kapağını hazırlıyorum, sonra ona uygun bir müzik besteliyorum. Tıpkı bir filme müzik yazmak gibi. Kardan Adam albümü bu şekilde ortaya çıktı. Bazen de doğaçlama yapıyorum. Üçüncü yöntemde ise şarkı kafamda zaten oluşmuş oluyor. Neredeyse tamamı: melodi, bas, davullar… Hatta çoğu zaman şarkının orta bölümü de sonradan kendiliğinden geliyor. Ama eğer bu fikri hemen kayda almazsam, gider ve bir daha aynı şekilde geri gelmez. Bu, bir yazarın kafasında 30 sayfa varken kapı çalınca her şeyin uçup gitmesine benzer. Beste yapmak yoğun bir hayal gücü gerektiriyor. O alanın dışına çıkınca geri dönmek zor oluyor. Aynı parçaya geri dönsen bile, artık eskisiyle aynı hayal düzleminde olmuyorsun.

Görsel işler de benim için müziğin bir parçası. Albüm kapakları bir zaman kayması yaratmalı. İnsanlar ‘Bu ne zaman yapılmış? Bu şarkı ne zaman kaydedilmiş?’ diye sormalı. Örneğin Kardan Adam albümünün kapağındaki fotoğraf 1971’de Ankara’da çekilmiş bir çocukluk fotoğrafım. Bu görsel, o yılların anılarını geri çağırmak için seçildi.”

Gönderdiği metni ilk okuduğumda bir şeyler yerine oturmuş gibiydi. Sanki uzun süredir çölün ortasında yürüyordum da, biri sonunda bana bir avuç su uzatmıştı. Ama aynı zamanda, o suyun sadece yüzümü ıslattığını, içimdeki susuzluğu tam anlamıyla dindirmediğini de hissettim. Cevaplar vardı, evet. Ama sorular hâlâ masadaydı. Üstelik, o masaya ben büyük bir iştahla her şeyi dökmüşken, Turkish Delight sadece birkaç lokmayı seçmişti. Ne eksik, ne fazla. Cevapları tam olarak anlatmak istediği kadardı.

Bu kadar yaklaşmışken pes edemezdim. Bu kez daha sade bir mail attım. Üç kısa soru. Açık uçlu ama doğrudan. “Merak etmeyin Orhan Bey. Bu kez sizden sadece çok kısa cevaplar istiyorum.” dedim.

Sadece boşlukta kalan birkaç soruya ses istedim ve cevap geldi. Yine kısa, yine mesafeli.

“Şimdilik her şey söylendi.” dedi.

“Belki İstanbul’da devam ederiz.”

Bir yandan saygı duyulacak kadar netti, bir yandan içime sinmeyecek kadar eksik.

O anda anladım. Bu hikâye bana ait değildi. Şimdiye dek her şey bir ipliğe bağlı gibiydi. Bilgiler, kişiler, şehirler, cevaplar içeren o ipliği çekip durmuştum. Sonunda düğüm açılır gibi olsa da iplik elimde kalmıştı. Sanki sadece araştırmayı bırakmama yetecek kadar bilgi verilmişti. “Daha fazla kurcalama Pekcan!” dercesine sus payım verilmişti. Belki de bu hep böyle olacaktı.

Yine de bu dosyayı kapatmıyorum. Turkish Delight, tam anlamıyla yakaladım dediğim anda ellerimden kayıp gitti.

Ne zaman netleştiğini sansam, yeniden sisin içine karıştı. Çözmeye çalıştıkça uzaklaştı ama bir türlü gözden kaybolmadı. Peşinden koşmayı bırakmak kolay olurdu belki ama bazen merak insanın yakasını bırakmıyor.

Bilgisayarımın masaüstünde duran ve Turkish Delight hakkında bulduğum her şeyi tıkıştırdığım o klasör hâlâ orada. Ne zaman silmeyi düşünsem, ekrana inatla tutunuyor.

Bir gün cevapsız kalan sorularımın yerini yeni satırlar alır mı bilmiyorum ama bu dosya şimdilik orada kalacak.

Başlığı hâlâ gözümün önünde.

Turkish Delight.

23.08.25 Güncelleme:

Türkiye’ye geldiğinde kendisiyle bir sohbet gerçekleştirdik! Aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz:

Tags: , , , , ,

İlginizi Çekebilir

Halsey ve Amy Lee’den John Wick evrenine müzikal dokunuş
Pijamalarla müzik dinlemeye gitmek: Sleepover

Yazar

BBI Merch

Bize Katıl!