Yeni teklisini çıkaran Second, “Bana Hiç Gerek Yok” ile bazen dünyada, bazen bir ilişkide, bazen de kalabalıkların içinde fazlalık gibi hissetmenin ne anlama geldiğini bizlere yansıtıyor. Biz de bu yeni teklinin ardından Second vokalisti Özgün Semerci ile sohbet etme fırsatı bulduk.
Uzun süreli bir aranın ardından yeniden bir araya gelen gruplar gördüğümüz kadarıyla çoğunlukla ya nostaljiye yaslanıyorlar ya da tamamen yeni bir kimlik ile devam ediyorlar. Siz geri döndüğünüzde kendinizi bir devam yolculuğunda mı gördünüz yoksa sıfırdan kurulmuş yeni bir grup gibi mi hissettiniz?
Açıkçası bu durum, olayın dışarıdan nasıl göründüğüyle ilgili. Second’a o kadar dışarıdan hiç bakmadım. Yaslanacak nostaljik bir değerimiz olduğunu düşünmüyorum. Hatıralar güzel tabii ama öncelikle yeterli değil ve ayrıca tembelliğe çağıran olgular bunlar. Hâlâ savaşan, punk rock janrında en iyi şarkıyı, en iyi sound’u, en iyi konseri yaratmak için kafa yoran bir grubuz. Dediğin manada hazırdan yiyebilecek pek bir şeyimiz yok. Şu ana bakarsak grubun kendi içinde en iyi formunda, müzikal olarak en doğru noktalarından birinde olduğunu düşünüyorum.
Yaklaşık 30 yıllık serüveniniz ile ülkemizdeki punk kültürünün değişimine de en önden şahitlik etmişsinizdir muhakkak. Sizce punk nereden nereye gitti ve sizi de nereye götürdü?
Punk ve kültürü çoğu zaman müzik üretiminden daha fazla kavramsal olarak yazılıp çizilen ve fikir düzleminde tartışılan bir konu. Yalnızca burada değil, tüm dünyada da aslında hep böyle bir yönelim var. Hakkında bu kadar çok konuşulan bir müzik türü olunca (tavır/söylem/müzik dengesinde) müzik bazen ihmal edilebilir oluyor. Bugün bu eğilim yeni gruplarda daha az; bu da üretimi olumlu tetikliyor. Bu açıdan bakıldığında zaman içinde Second için öncelikle varlığımızı koruyabilmek, sonrasında da şarkılarla bir şeyler anlatma arzumuzu ve bu müziğe olan aşkımızı yerinde tutabilmek bizim için çok değerliydi.
2022’den günümüze geçen süreci düşündüğünüzde, yeniden bir araya gelmenizden bu yana Second’ın yeni dönemini nasıl tanımlarsınız?
Bize kısa gelen, hızlı bir süreçti. Toplamda üç yılda yalnızca 7 yeni şarkı çıkarabilmişiz. Daha fazla üretmemiz gerekirdi diye düşünüyoruz. Ancak bazen grubun şarkı yazmak için yeni yayınlara ara vermesi gerekebiliyor. Hem konserlere çok ara vermeden devam edip hem de bu süreçte 18 yeni şarkı yazabildiğimiz için çok mutluyuz. Yeni şarkılardan biri “Bana Hiç Gerek Yok”, 8 Mayıs’ta çıktı.
Yeni şarkınız “Bana Hiç Gerek Yok” ile derin konulara parmak basıyorsunuz. Bu tekli sizin için ne ifade ediyor?
İnsanın kendini bir fazlalık gibi gördüğü durumları anlatan bir şarkı. Bu hem duygusal ilişkileri kapsayan bir anlatı, hem de insanlığın dünyaya fazla geldiğini çevreci bir açıdan da ele alıyor. Gezegenin bizi artık kaldıramadığı düşüncesinin kişisel bir dışavurumu diyebilirim. Mobilya kurulup bittikten sonra elde kalan, kullanılmayan vida olmak, çiftler buluşmasında fazlalık olan tek sayı olmak ya da sandalye kapmaca oyununda fazlalık kalmak gibi durumların komik hüznü de var. Her şeye rağmen insan doğası şunu demeye meyilli: “Beni bir yerlere sıkıştırsan keşke. Keşke ben de olsam.” Bu tip gitgelleri olan bir şarkı.
İlk üretimlerinizi ve bugünkü şarkılarınızı yan yana koyduğunuzda yani 1999’dan bu yana gruptaki en belirgin fark sizce nerede ortaya çıkıyor?
Teknik bir cevap olabilir. En belirgin fark, sanırım kayıtlardaki ses kalitesi. Şarkılardaki duygu aktarımı becerimiz de eskiye nazaran daha iyiye gitmiştir. Konser etkileşimi ve seyircinin ateşliliği de eskiye göre şu an çok iyi bir noktada.
Uzun süre üretim yaptıktan sonra insanın kendi yaptığı işe yabancılaşması da mümkün bence. Hiç eski şarkılarınızı dinleyip “bunu biz mi yaptık?” dediğiniz oluyor mu?
Şarkılardan ziyade bazı lirikler için, “Neden yazılmış, burada ne hissedilmiş acaba?” diyebiliyorsun. Bu her zaman olumsuz bir noktada da değil. Bazen olumsuz, bazen de olumlu anlamda “Bunu nasıl düşünmüşüz?” dediğin durumlar olabiliyor.
Kendinizi pop-punk içinde konumlandırmanız sizce daha “geniş” türlere kaymama baskısı hissetmenize de sebep oluyor mu yoksa kendinizi sadece bu türün bir parçası gördüğünüz için tam tersine daha mı özgür hissediyorsunuz?
“Pop-punk hapishane, içinde ben mahkûm” gibi bir durum yok. Bizim “Defend Pop Punk” hikayesi, bir janraya verilmiş bir sözden ziyade, bir savunma ve aynı kalma çağrısı. Tutkuyla müzik dinlediğimiz günleri, gerçekten eğlenilen, samimi ve dostça geçen konserleri, bizim bildiğimiz anlamdaki punk rock ruhunu çağıran bir slogan.
Son olarak, okurlarımıza ve yıllardır sizi yalnız bırakmayan kitlenize vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Bizi dinlemeye ve konserlerimize gelmeye devam edin.












