Queens of the Stone Age’in yerin yedi kat dibine inip ölümle yüzleştiği performansına erkenden tanıklık etme şansı buldum. Paris’in yeraltı mezarlıklarında büyük uğraşlarla kaydedilmiş, yeniden düzenlenmiş şarkılar içeren bu performansa sizi de davet etmek istiyorum.
Paris’in yeraltı mezarlıkları, yaklaşık 320 kilometrelik karanlık bir ağ. Altı milyondan fazla insanın kemikleriyle örülmüş duvarlardan oluşuyor. 18. yüzyılda ölülere yer açmak için kazılmış, ama zamanla öteki dünyanın temsili hâline gelmiş bir yer.
Normalde halka sadece küçük bir kısmı açık. Ama QOTSA, yaklaşık 20 yıldır kurduğu bu hayali sonunda gerçekleştirebilmiş. Bu istek, sıradan bir “alternatif konser mekanı” fantezisi değil. Josh Homme’nin gözünde bu mekânın metafizik bir anlam taşıdığını anlayabiliyoruz.
Çekimler Temmuz 2024’te yapılmış. Karizmatik vokalistimiz Homme’nin bedeni hastalıkla mücadele ediyor. Daha önce kanseri atlattığını açıklamıştı ama sahne arkası görüntülerinde yorgunluk, duraksamalar, sessizlikler fark ediliyor. Yanındaki müzisyen arkadaşları “Bugün onun eve dönüp iyileşmeden önceki son günü. Bence buradan canlı çıkmak ve bu anı gerçekten özel kılmak istiyor.” diyor.
Müziğin bir ölümsüz kalma biçimi olduğunu fazlasıyla fark etmiş olan Queens of the Stone Age üyeleri, kanlarının son damlasına kadar iyi bir performans çıkartmak için uğraşıyor. Grubun basçısı Michael Shuman’ın sahne arkası sözleri bunu özetler nitelikte:
Şarkıları çalarken, Josh’un söylediği sözleri gerçekten dinleyip anlamaya çalıştığımda her şey çok daha anlamlı hale geliyor. Ne kadar acı çektiğini duyabiliyorum ve bu beni içten içe mahvediyor.

Homme, performansa bir lahitten kalkarak başlıyor. Lahitin üzerinde şu yazı var:
PRINCIPIUM ET FINIS – ETERNITE
(BAŞLANGIÇ VE SON – EBEDİYET)
İnsan, tıpkı kır çiçeği gibi nefes aldığı sürece serpilir;
ama sonra yerinde duramaz, orada olduğunu bile hatırlamaz.
PRINCIPIUM ET FINIS – ETERNITE
Büyük insanlar huzurlu uykularında dinlenir.
Bu yazı, tüm performansın düşünsel çerçevesini çiziyor. Grup tüm kariyerine yayılmış bir seçkiyle sahnede olsa da, bu liste bir “best of”tan çok gelecek nesillerce de okunması istenen bir vasiyeti temsil ediyor. Şarkılar akustik gitarlar ve yaylılar ile yeniden düzenlenerek sadeleştirilmiş ama anlam olarak yoğunlaştırılmış. Davul yerine taşlar, zincirler, çubuklar çalınıyor. Elektrikli piyano araba aküsüne bağlı. Stüdyo konforu yok ve izolasyon yok. Tünelin kendi ses dinamiği, kayıtta bir enstrüman olarak yerini alıyor.

Alive in the Catacombs’un bir de sahne arkası görüntülerinden oluşan videosu mevcut. Işık ve gölge arasındaki sınırların belirsizleştiği görüntülerde, yeraltının mutlak sessizliği ile şarkıların taşıdığı anlam sürekli birbirine karışıyor. Kalabalık konserlerin aksine burada her şey sadeleşiyor.
Ölümün mutlak sessizliğine karşı bırakılmış inatçı bir ses olan Alive In The Catacombs, yok oluşun henüz dokunmadığı bir bedenin bile fanilik tarafından nasıl hapsedildiğini gözler önüne seriyor.
Bu kaydı izlerken, artık burada olmayan sevdiklerimi de tekrar andım. İstesem de bir daha göremeyeceğim sanatçı dostlarımın bu dünyaya kalıcı eserler bırakma konusundaki ısrarını düşündüm. Sanırım müzik tam da bu noktada devreye giriyor. Üretme arzusu, zamanın ve ölümün silemediği bir şey. Alive in the Catacombs da yoklukla barışmaya çalışan bu bilincin ürünü. Sanat, kaybolmaktan korkan bireyin bulduğu en insanca cevap. Queens of the Stone Age, bu cevabı verirken yanında olmamız için bizi çağırıyor.












