Müziğin Evrimi: Evrimsel senfoni

İnceleme
Bu yazı serisinde müziğin evrimini hep insanların perspektifinden ele aldık. Fakat müzik yalnızca insan kültürüne ait modern bir lüks değil. Biz sahneye çıkmadan önce de dünya halihazırda bir senfoni orkestrasıydı. Biz adeta bu senfoniye, radyoda çalan şarkıya kendi uydurma şarkı sözleriyle eşlik eden o hevesli çocuğuz.

İnsanın müzik yapma hevesinin gökten inmiş bir ilham değil, evrimsel bir miras olduğunu önceki yazılarda detaylıca ele aldık; hayatta kalma, eş seçimi ve kolektif yaşamdaki işlevini vurguladık. Bu, canlılar aleminin geri kalanı için de geçerli. Ormanların derinliğinden okyanusun karanlığına pek çok canlı sesi, iletişim kurmak, sınırlarını belirlemek ve hayatta kalmak için kullanıyor. Müzik, doğa ve insan birbiriyle sürekli iletişim halinde. Biyoakustik, hayvanların sesle ilişkisini inceliyor, ses yoluyla biyoçeşitliliği takip ediyor. Biyomüzikoloji, insanların müzikle olan ilişkisini nörolojik açıdan ele alıyor ve hayvanlarınkiyle olan paralelleri araştırıyor. İnsanlar, doğanın seslerinden bazen ilham alıyor, bazen direkt müzik icraatlarına entegre ediyor. Bu yazıda, hepsine ufak ufak değineceğiz.

Doğanın Müziği

Kuş sesleri insanlar için çoğunlukla romantik bir arka plan sesi olabilir. Fakat kuşların vokal yetenekleri, estetiğin ötesinde bireyin solunum kapasitesinin, nöral gelişiminin ve genetik kalitesinin bir yansımasıdır. Erkek bir kuş ne kadar geniş bir repertuara sahipse, ritmi ne kadar karmaşıksa, dişi kuşa iletilen “Ben güçlü genlere sahibim, iyi bir eş adayıyım!” mesajı o kadar güçlü olur. Bülbüller ve Avustralya’ya özgü Lir kuşları, çevrelerindeki diğer kuşları, hatta insan yapımı mekanik sesleri kendi şarkı yapılarına ekleyebilir. Bir nevi “sample”. Bir yandan da caz müzisyenlerinin sahnede bir diğerinin riffini alıp üzerine doğaçlama yapmasına benziyor. Fosil kayıtlarına göre ötücü kuşların ses çıkarmasına yarayan organın (syrinx) günümüzden 66-68 milyon yıl önce evrildiği düşünülüyor. Tabii o zamanki kuş sesleri günümüzdeki jam sessionlar gibi değildi; muhtemelen daha mekanik seslerdi.

Lyrebird
Avlanma aşamalarında yarasa spektrogramı

Kuşlar ormanda jam session yaparken, balinalar okyanuslarda hit listeleri çıkarıyor. Balinalar iletişim kurmak, navigasyon, avlanma ve üreme için sesi kullanırlar. Temaları, nakaratları, varyasyonları olan çok katmanlı şarkılar üretirler. Akılalmaz yanı ise kambur balinaların şarkılarının her yıl değişmesi. Yeni ve çekici bir melodi bestelendiğinde o şarkı dalga dalga tüm sürüye yayılıyor. O okyanustaki diğer balinalar da bu yeni hiti mırıldanmaya başlıyorlar. Hatta bu hit şarkılar okyanus akıntılarını takip ederek dünyanın öbür ucuna ulaşıyor. İnsan kültürüne has zannettiğimiz müzik akımları, kültürel aktarım ve popülerleşme aslında okyanuslarda çok uzun zamandır mevcut.

Gözümüzü geceye çevirdiğimizde sahneye yarasalar çıkıyor. Pek çok yarasa için ses, yollarını bulmalarını ve avlanmalarını sağlayan bir duyu. Ekolokasyon adı verilen bu mekanizma ile yarasalar çevreye ultrasonik sesler fırlatır ve nesnelere çarpıp geri dönme süresini hesaplayarak üç boyutlu bir harita oluştururlar. Yarasaların ultrasonik çağrılarını insan kulağının algılayabileceği seviyeye getirmek mümkün. Sakin uçarken seyrek fakat düzenli çığlık atan yarasalar, avlarını tespit edip yaklaşmaya başladıklarında hassasiyeti artırmak için saniyede çıkardıkları ses sayısını dramatik olarak artırır. Biyolojide “feeding buzz” olarak geçen bu durum, elektronik müzikteki drop öncesi build-up’a benzer.

Ekosistemin Nabzı

Doğanın müziğini araştırmak bilim insanları için yalnızca bir merak konusu değil, aslında gezegen sağlığını takip etmenin bir yolu. Geleneksel yaban hayatı araştırmaları canlıları gözlemlemek için habitatlarına girmek, yakalamak, verici takmak gibi işgal edici (İng. invasive) metotları içeriyordu. Biyoakustiğin devrimci yönü ise tamamen non-invaziv bir şekilde, yani doğaya ve canlılara müdahale etmeyi gerektirmeden araştırmayı mümkün kılabilmesi. Pasif akustik izleme cihazları yerleştirildikleri ekosistemin tüm ses manzarasını kaydeder. Bu veriler dijital ortama aktarıldığında spektrogramlar (ses analiz grafikleri) oluşur. Ekologlar, bu spektrogramları inceleyerek tür seviyesinde tanımlamalar yapabilir, hatta seslerin çeşitliliğine bakarak ekosistemin sağlığını takip edebilirler.

Dağ sıçanı, kuş, böcek ve uçak seslerini gösteren spektrogram

 

Doğadan Stüdyoya 

Bilim insanlarının veri olarak işlediği spektrogramlar, yaratıcı zihinlerin elinde enstrümanlara dönüşebiliyor. Doğanın bir fon değil, birlikte müzik yapılan bir ortak olduğu görüşünü benimseyen Cosmo Sheldrake, bu alanda harika bir örnek. 2020’de çıkardığı Wake Up Calls albümü, nesli tükenmekte olan kuşların biyoakustik kayıtlarını kullanarak geceden gündüze doğadaki bir günü taklit ediyor. Bu albüm, kişiselleştirilmiş kuş sesli alarmlardan ilhamla başlamış; fakat başlık aynı zamanda insanlığa yapılan ekolojik bir “uyanma çağrısı” anlamına da geliyor. Üstelik albüm gelirlerinin bir kısmı da kuşları koruyan derneklere aktarılıyor.

Cosmo’nun doğa merakının ailevi bir kökü var. Kardeşi ünlü mikolog Merlin Sheldrake, Saklı Dünya kitabında mantarları ve miselyum ağlarını anlatarak okuyucuyu doğanın görünmez bağlarıyla tanıştırıyor. Mantarlar ve müzikten bahsetmişken, biyosonifikasyondan bahsetmemek de olmaz. Bu teknoloji sayesinde sanatçılar mantarlara ve bitkilere yerleştirdikleri elektrotlar ile, onların içsel elektriksel aktivitelerini sentezleyicilere aktarabiliyorlar. Örneğin Tarun Nayar, bir mantarın üzerine yerleştirdiği sensörlerle ambient elektronik müzik üretiyor. Canlılar enstrümana dönüşüyor.

Akustik ekoloji bilincinin ülkemizde çok kıymetli bir örneği mevcut: Kuş Kolektifi ve Miras albümü. Bu kolektif üretim, Anadolu’nun yok olma tehlikesi altındaki canlılarının sesleri ile, kaybolmaya yüz tutmuş enstrümanları tek bir ses peyzajında harmanlıyor. Hem ekolojik hem kültürel kaybolan mirası modern bir ağıt, biraz da protest bir sanat formu olarak hafızamıza kazıyorlar.

Son Sözler

Tüm bu örneklerin bize kanıtladığı çok net bir gerçek var: Müzik doğanın yalnızca soluk bir taklidi değil, insanla yeryüzünün ortaklaşa yürüttüğü canlı bir üretim. Bizler sahneye çok geç çıkmış, bizden önce yazılmaya başlanmış o devasa biyolojik ve kültürel hafızanın çıraklarıyız, fakat bu biyolojik ve kültürel mirasın korunması ve geleceğe taşınmasıyla da mükellefiz. Bunun için de yalnızca bakmayı bırakıp gerçekten duymak gerekiyor. Doğayı arkamızda akıp giden edilgen bir fon olarak görmeyi bıraktığımızda ve onun sesine gerçekten kulak verdiğimizde, onun bir parçası olduğumuzu hatırlayabiliriz.

Tags: , ,

İlginizi Çekebilir

Selût ile Söyleşi: “Konserden Çıktığında Yüzüne Su Çarpmış Gibi Olsun”
Seul’de her yol K-pop’a çıkıyor

Yazar

BBI Merch

Bize Katıl!