Daha önce hiç bir şarkıyı sevdiğinizi söylerken duraksadığın oldu mu?
Tek başınayken büyük bir keyifle dinlediğin bir parça, başkalarının yanında sanki açıklama gerektiriyormuş gibi hissettirdi mi?
En sevdiğin şarkıyı dinlerken birinin odaya girmesiyle refleks olarak sesi kısmak ya da sohbet sırasında “ben pop dinliyorum” demek yerine daha güvenli görünen bir türden bahsetmek, geçmişte yaşadığın tecrübelerden mi?
Cevabın evet ise “guilty pleasure” kavramı ile çoktan tanışmışsın demektir.
Gizlice müzik dinleyenler kulübüne hoş geldin!
“Guilty pleasure” kavramı aslında müzikle doğmuş bir terim değil. İlk olarak edebiyat, sinema ve popüler kültür için; kalitesiz, hafif ya da ciddiye alınmayan ama keyif veren şeyleri tanımlamak amacıyla kullanıldı. Zamanla popüler müziğe de taşındı ve özellikle yüksek kültür-popüler kültür ayrımının keskinleştiği dönemlerde yaygınlaştı. Bu ayrım, bazı müzikleri iyi zevk olarak meşrulaştırırken, bazılarının ise utanılacak, savunulması gereken tercihlere dönüştürdü.
Bu noktada guilty pleasure, sosyolojik olarak zevkin sınıf, statü ve kültürel prestijle ilişkilendirilmesinin bir sonucu; psikolojik olarak ise sosyal onay ihtiyacı ve “nasıl algılanıyorum?” kaygısıyla yakından bağlantılı. Kısacası müziğin kendisinden çok, ona yüklenen anlamlarla alakalı.
Uzun süre boyunca müzik zevki yalnızca neyi sevdiğimizle ilgili olmadı; aynı zamanda nasıl algılanmak istediğimizle de yakından ilişkiliydi. Bazı müzikler rahatlıkla sahiplenilirken, bazıları sessizce dinlendi. Justin Bieber ergenlik dönemlerinde milyonlarca kişi tarafından dinlenmesine rağmen çoğu zaman gizli kalırken, Arctic Monkeys gibi gruplar daha güvenli, saygın bir alan sunuyor ve havalı sayılıyordu. Bu ayrımı ise zamanla müzikle kurduğumuz ilişkinin doğal bir parçasıymış gibi kabul ettik.
Guilty pleasure kavramı tam da bu noktada devreye girdi. Dinlemekten keyif alınan ama açıkça sahiplenilmeyen, sevildiği kabul edilse bile yanına bilinçli bir mesafe koyulan müzikler… Özellikle belirli bir müzik zevki olduğunu iddia edenler için bu gerilim daha da belirgin hâldedir. Ya playlist’inizi biri görürse? Ya bu şarkıları dinlerken yakalanırsanız? Çünkü guilty pleasure’lar bir noktada pek çoğumuzun müzik geçmişinde bir yer ediniyor.
Ancak bugün bu kavrama yeniden bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Günümüzde dinleme alışkanlıklarımızın büyük bir değişim geçirdiği ortada.
Türler arasındaki sınırların bulanıklaşması ve müziğe erişimin kolaylaşmasıyla birlikte, müzikle kurduğumuz ilişki eskisi kadar katı değil.
Artık bir şarkıyı sevmek, savunulması ya da gizlenmesi gereken bir tercih gibi hissettirmiyor. Bu yüzden mesele, guilty pleasure’ın gerçekten var olup olmadığı değil; neden bir zamanlar sevdiğimiz müzikler karşısında utanmayı öğrendiğimiz.
Zevklerimize filtre mi koyuyoruz?
Bu “seviyorum ama söyleyemiyorum” durumu müzikten çok, zevklerimizi filtrelemeyi öğrendiğimiz bir kültürün ürünü. Açıkçası bu alışkanlığı ise günümüzde eskisi kadar etkili olmadığını düşünüyorum. Özellikle içinde bulunduğum Z kuşağının hayat görüşünü de ele alırsak kendimizi diğer jenerasyonlar kadar çok kalıpların içine sıkıştırmıyoruz. Bu, gündelik hayatta çoğu zaman bir tüketim çılgınlığı olarak algılansa da müzikte farklı türleri deneyimlememizi hatta bağ kurmamıza olanak sağlıyor. Zaten bir şarkıyla kurulan bağ türünden ya da karmaşıklığından bağımsızdır. Bir parça sana duygusal olarak temas ediyorsa, bir anına eşlik ediyorsa ya da dinlediğinde iyi geliyorsa, değerini de buradan alır.
Dinleme alışkanlıklarımızın değişmesiyle bu filtreler de anlamını yitiriyor. Streaming platformları, algoritmalar ve playlist kültürü sayesinde türler arasındaki sınırlar giderek bulanıklaştı. Müzik, çoğu zaman tek bir kimliğin ya da duruşun göstergesi olmaktan çıkıp, ruh hâline göre şekillenen bir deneyim alanına dönüştü.
Türkiye’de bu dönüşümü görmek de mümkün. Yakın zamanda gördüğümüz üzere belirli yaş gruplarıyla sınırlı olduğu düşünülen pop projeleri, bugün çok daha geniş bir dinleyici kitlesi tarafından açıkça sahipleniliyor. Bu konuya verebileceğim en güncel örnek ise Manifest. Kabul edelim, hepimiz en az bir adet şarkısını ezbere biliyor ve dinlerken keyif alıyoruz. Girlband’lerin tam olarak “guilty pleasure” olarak kodlanabileceği bir müzik kültüründe, Manifest dinlemek artık gizlenecek bir durum değil hatta kolektif bir eğlence aracı.
Bunun gibi daha birçok örnek, guilty pleasure kavramının tamamen ortadan kalktığını değil; etkisini kaybettiğinin kanıtı sayılabilir. Kavram hâlâ kullanılıyor olabilir, ancak dinleyici üzerindeki belirleyici gücünün giderek azaldığı ortada.
Zamanla kültleşen zevkler
Biraz da geçmişe değinmek istiyorum. Çünkü müzik kültüründe ayıp ya da hafif diye etiketlenen pek çok şeyin zamanla nasıl kült statüsüne dönüştüğüne hepimiz tanık olduk. Britney Spears uzun yıllar boyunca pop müziğin fazla feminen ve fazla ticari yüzü olarak küçümsenirken bugün ise hem müzik tarihinde hem de feminizm tartışmalarında önemli bir figür olarak anılıyor. Benzer şekilde Taylor Swift, 2009 VMA töreninde Kanye West tarafından sahnede aşağılanan genç bir pop yıldızıyken, yıllar içinde sektörün en güçlü isimlerinden birine dönüştü.
Bu örnekler tesadüf değil. Guilty pleasure olarak görülen pek çok şarkı ve sanatçı, önce nostaljiyle yeniden keşfediliyor, ardından ikonlaşıyor. Y2K estetiğinin geri dönüşü, 2000’lerin basit ve eğlenceli pop şarkılarının bugün kulüplerde yeniden çalınması bunun en net göstergesi. Değişen şey zevklerimizden çok, o zevkleri değerlendirdiğimiz zamanın algısı.
Bu yüzden sevdiğin müziğin arkasında durmak, onu savunmak değil; zaten kaçınılmaz olan bir sürecin parçası olmak anlamına geliyor. Bugün “TikTok şarkısı” diye küçümsenen bir parça, birkaç yıl sonra “2020’ler sound’u geri döndü” başlığı altında kült ilan edilebilir. Guilty pleasure kavramının asıl çelişkisi de burada ortaya çıkıyor: Geçici sanılan şeyler kalıcı oluyor, hafife alınanlar ise zamanla değer kazanıyor.
Guilty Pleasure diye bir şey yok!
Guilty pleasure, bir dönemin hatta jenerasyonun müzikle kurduğu mesafeli ve hiyerarşik ilişkinin ürünüydü. Bugün ise bu ilişki büyük ölçüde dönüşmüş durumda. Dinleyiciler, sevdikleri müzikleri savunmak ya da gizlemek zorunda hissetmiyor.
Hem zaten bir şarkıyı sevmek için neden bir açıklamaya ihtiyaç duyalım ki?
Müzik; dans etmek, duygulanmak, kendini iyi hissetmek için vardır. Eğer bir şarkı seni mutlu ediyorsa, o senin için değerlidir.
Yani… Aç sesini. Ne dinliyorsan çekinmeden dinle. Kim ne derse desin.











