Uzun zamandır Netflix’te izleyecek güzel bir dizi bulamadığım için “Acaba artık üyeliğimi iptal etsem mi?” diye düşünmeye başlamıştım. Ta ki iki haftalık aradan sonra bilgisayarı ilk kez açtığım düne kadar!
Öncelikle sevgili Netflix, sana büyük haksızlık etmişim, gayet güzel önerileri önüme getirip bırakıyormuşsun da ben hepsine kafamı çevirmişim.
Dün, sürekli kullandığım ve hızına alıştığım bilgisayarı ofiste bıraktığım için eski bilgisayarımda bir şeyler izlemek durumunda kaldım. MacOS’un hızından sonra Windows’un epey zorlayacağını bildiğim için de “Fazla zaman kaybetmeden bir dizi açayım, ekrana hiç dokunmadan gidebildiği yere kadar izlerim.” dedim. Netflix ana sayfamda “Britanya Yapımı İçerikler” kısmını görünce, iflah olmaz bir İngiliz hayranı olduğum için karşıma ilk çıkan diziye tıkladım; Lovesick. İşin komik tarafı, ilk başta diziyi 6 bölüm ve 25’er dakikadan oluşan bir mini dizi zannettim, gerçeği ise ilk sezonun sonunda anlayacaktım.
Herhangi bir araştırma yapmadan, neredeyse hiçbir oyuncuyu tanımadan Lovesick’i izlemeye başladım. (Genelde bir diziye başlamadan önce ona dair her şeyi öğrenmek gibi bir huyum var.) Lovesick’in konusu güzeldi ama konudan öte beni çeken başka bir şey vardı, neydi peki? İşte o noktada çok sevdiğim melodilerin ardından şu sözler duyuldu: “Under a sky, no one sees / Waiting / Watching it happening” Tabii ki The Horrors ve tabii ki hayatımın bir dönemine soundtrack olmuş şarkısı Still Life! Haydi diyelim bu tesadüftü, diğer bölümlerde çalan şarkılar da mı tesadüftü? Glass Candy’den, Hot Chip’ten, Kasabian’dan, Foals’tan, Radiohead’den, Agnes Obel’den ve daha birçok isimden tam da olması gerektiği yerde çalan şarkılar…
Güzel Londra manzaralarıyla çok güzel şarkılar birleşince ve dizideki karakterler –Dylan, Luke, Evie, Angus– bir anda hayatınızda çok önemli yerlere sahip olmaya başlayınca istemsizce Lovesick’i sahiplenmeye ve hatta kendi hayatınızla bütünleştirmeye başlıyorsunuz. Baş karakter olan Dylan’ın “aşk hastalığı“na içten içe sinirlenirken, hiçbir zaman öyle bir karakter olmak istemeyeceğinizi fark ediyorsunuz. Evie’ye her şeyi içinde tuttuğu için isyan ederken aslında bir dönem aynı şeyleri yaptığınızı hatırlıyorsunuz. Luke gibi birinin herkesin hayatında olması gerektiğini düşünüyor, Angus’un saflığından ve sıfır egosundan bile fazlasıyla etkileniyorsunuz. Siz tüm dizi boyunca bunları yaşarken de arkada çok güzel şarkılar, daima sizin yanınızda olmuş müzisyenler çalmaya devam ediyor.
İki günde üçüncü sezonu bitirmek üzereyken, bir kere bile Shazam’ı açmaya gerek duymadığım Lovesick soundtrack’ini aşağıya bırakıyorum. Kendini içten içe Londra sokaklarında hissetmek iisteyenler listeyi takip edip kulaklıkları takabilir ve kendilerini müziğe bırakabilirler. Bunu yaparken Dylan, Luke, Evie ve Angus’u yanında isteyenler ise hiç fırsat kaybetmeden Lovesick’i izlesinler derim.
P.S.: Rica ediyorum, o dizideki viskiden bize de ikram edin! İlk yudumu aldıktan sonra gözlerimi kapattığımda hissedeceğim şeyi çok merak ediyorum.












