Selût ile bir araya geldiğimiz ve merak ettiğimiz her şeyi sorduğumuz, albümden yeni filme, Selût evreninin nasıl doğduğuna kadar birçok konuyu konuştuğumuz röportajımız ile sizlerleyiz.
1. Selût ismini hiç duymamış birine onu nasıl anlatırdın? 
Deneysel bir iş; her konserde, tiyatro gibi, sürekli değişen ve seni bu deneylere davet eden şeyler görmek istiyorsan, üzücü kızgın müzik seviyorsan, bağırmak istiyorsan, başka bir evrendeki hikâyelerle hayata başka türlü bir açıdan bakmak istiyorsan, Selût bunlardır diyebilirim sanırım — bu çok zor bir soruymuş.
2. Günümüz alternatif sahnesinde türler arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor. Sen kendi müziğini tanımlarken hâlâ bir türe ihtiyaç duyuyor musun, eğer öyleyse nerelerdesin?
Teknik olarak birçok başlık altına giriyor: alternatif rock, soft akustik… Benim ilham panomdaki imajlar ve duyduklarım birbiri içine geçmiş durumda, bu yüzden kişisel olarak bir sınır çizemiyorum. Arabesk sözler yazıyorum, kalıcılığı olan eserleri dinliyorum ve içimi en şık haliyle dökmeye çalışıyorum.
3. “Değerlim’in Hikâyesi” uzun bir hazırlık sürecinin ardından yayımlandı. Bu sürecin bitmesi sence bir son muydu yoksa başlangıç mı?
Albüm, single kapak görselleriyle, albüm kapağıyla ve müzik klipleriyle bir temayı izliyordu. Çizgi diliyle, birçok tekniğin denemesiyle, tekrar eden karakterleriyle 19 yaşımdaki sesimden 25 yaşımdaki sesime kadar bir arşiv gibiydi. Bir anlamda evet, somon pembesinin sonuydu; bir anlamda da hayır, daha kapsamlı bir hikâyenin ilk bölümüydü. Konuların daha derinine inecek bir film üzerine çalışıyorum.
4. “Değerlim’in Hikâyesi” sadece bir albüm değil de bir serüvenin yansıması gibi de hissettiriyor. Bize o serüvenden nasıl bahsederdin? “Değerlim’in Hikâyesi”nin sonuçları sence nasıldı? 
Evet, bence de yansıma gibi hissettiriyor; çünkü kişisel deneyimlerin kinayeli şekilde yazılması üzerine kuruldu. Açıkça söylemek yerine karakterlerle, ima ederek, mekânları başkalaştırarak, sözleri dolandırarak kendi konseptini kendi kendine oluşturdu. Serüven üzücüydü — yazdığım zaman özellikle — ama daha sonra bir sürü arkadaşımla bunun üzerine çalışmak, deneyimleri birçok sanatsal daldan ele alıp yeniden sunmak, en öğretici ve iyileştirici şey oldu sanırım. Geçen gün Güneş’le konuşurken “amaan, ben barıştım her şeyle, nasıl hissettirdiğini unuttum bile” dedim; o da “he ya, evet barıştın, hayatında hiç unutamayacağın, kalıcı, dev bir şey yaptın” dedi, çok güldüm. Haklı. Sonucu tam olarak böyle bir şey, içeride. Dışarıda ise beni bir sürü insanın hayatına misafir etti; bu hikâyenin başka hayatlarda nasıl hikâyelerle denk düştüğünü anlattılar, hepsinden ayrı ayrı devamı için motivasyon aldım.
5. Selût dünyası sadece müzikten ibaret değil; görsellik ve hikâyelerden de beslenen bir evren. Üzerinde çalıştığın film de aslında bu evrenin çıkış noktasını anlatacak demiştin. Bu yapı en başta nasıl ortaya çıktı?
Selût bir kız grubu; ekip, farklı hikâyeleri olan ama bir araya geldiklerinde bunların önemsizleştiği Sally, Velox, Firuze ve Selût’ü konu alıyor. İşin başı da bu kızların kim olduklarını, nasıl düşündüklerini, ne giydiklerini ve aralarında ne konuşabileceklerini hayal etmeye başlamakla oldu. Bir gece, sabaha karşı, rüyamda Melyat deresi kenarına koca bir güllenin çarptığını gördüm. Sabaha kadar gördüklerimi unutmamak için bir ses kaydı açtım, yastığımın üzerine koydum, anlatabildiğim kadar anlattım. Birkaç gün sonra kaydı dinlemeye başladım; o zaman hikâye benim için netleşmişti, sonra önüme gelen herkese sanki gerçekten olmuş gibi bu filmi anlatmaya başladım. Anlattıkça detaylar netleşti. Şimdi final kareleri çiziyorum. 28 Temmuz’da ilk defa Londra’da British Film Enstitüsü’nde sinemada izleyeceğiz. Sonra İstanbul’a getireceğim konserlerde size göstereceğim.
6. İlk filmini MUBI’de izlemiştik ve albüm sürecine de eşlik eden bir anlatı kuruyordu. Bu yeni film o işin devamı mı, yoksa Selût evreninde farklı bir yere mi oturuyor? 
Yine hem evet hem hayır. Yeni film, konserlerin ilk şarkısı olacak bir animasyon; ismi “the Intro”. Teması, Eve The Killer Momentary Documentary gibi birleşmek, ama bu sefer gruptaki kızları tanıyacağız, nasıl bir araya geldiklerini keşfedeceğiz. Selût’ün nasıl doğduğuna, nereden geldiğine dair teorilere zemin hazırlayacak bir hikâye ve çok uzakta değil — Karadeniz’de sisli bir günde başlıyor.
7. Selût, “Türkiye’nin ilk 2D girlband projesi” olarak da tanımlanıyor. Projelerdeki dekorlar, animasyon teknikleri hep el yapımı; bu noktada AI konusunda görüşlerin?
İnsan ile makinenin ayrımının birbirine karıştığı bu dönemde, robot gibi çalışmak yerine, sahnede el emeğinin her yerde olduğunu gösterecek üretimler hedefliyorum. Salonu paylaştığım dinleyicilerimle göz göze bakmak, gerçek şeyleri hissettirecek alanlarda toplanmak istiyorum. Yapay zekâyı emeğin yerine koyan projeleri ve zihniyeti ciddiye almıyorum, dahil olmuyorum.
8. Görsel üretimin de ses dünyana katkısı olduğunu hesaba katarsak; bir şarkı yazarken önce bir ses mi geliyor, bir görüntü mü, yoksa bir his mi?
Görseller ve sesler benim için birinin diğerinden daha baskın olduğu şeyler değil. Çalıştığım anda anlatacağımı bana ne daha hızlı hissettirirse, süreç o pratikle başlıyor; hepsinin başında bir his var diyebilirim.
9. Türkiye alternatif sahnesinde son dönemde daha fazla deneysel iş görüyoruz. Sen kendini bu sahnenin neresinde hissediyorsun? 
Bir yerinde hissetmiyorum. Güzel insanları desteklemek, iyi işlerde temiz iletişimlerle çalışmak istiyorum. İçimden geleni olduğu gibi, gerçek haliyle sunmaya devam etmek istiyorum.
10. Önümüzdeki süreçte bizi nasıl projeler bekliyor? “Değerlim’in Hikâyesi” yeni hikâyelerin doğmasına sebep oldu mu?
Oldu. Değerlim’in Hikâyesi’nin bir parçası da sahnede bizimle olan HoloGIRL’dü. Şimdi başka bir şov konsepti ve “Devrim Perileri” ile ilgili konular üzerine yoğun olarak çalışıyorum. Somon pembesi bitti.
11. Seni yeni keşfeden ve ilk kez bir Selût konserine gelecek birinin oradan nasıl bir hisle ayrılmasını isterdin?
Bazen bir şeye odaklanmaya çalışırsın ama o kadar uykun vardır ki başın masaya düşer, kaldıramazsın. Büyüdükçe, rutinlerin ve hayatın gidişiyle genelde hep böyle bir arada hissedersin, sanki uyuşturuluyoruz gibi… Konserden çıktığında yüzüne su çarpmış gibi olsun, yanakların kızarsın — bizim için yeter.











