Bu yazımızda seçtiğimiz 5 sanatçıyı tarzları, hissiyatları ve bizlerde uyandırdıkları duygular açısından benzettiğimiz 5 film ile eşleştirdik. Acaba sizler de bu benzetmeleri uygun görecek ve aradaki benzerliklere katılacak mısınız?
Öyleyse ilk eşleştirmemiz ile başlayalım.
Radiohead – Taxi Driver
“Yalnızlık beni tüm hayatım boyunca takip etti, her yerde. Barlarda, arabalarda, kaldırımlarda, mağazalarda, her yerde. Bundan kaçış yok. Ben tanrının yalnız adamıyım.”
Başrolünde Robert De Niro’yu gördüğümüz 1976 yapımı yalnızlığı benimsemiş film, Vietnam savaşının izlerini üzerinden henüz atamayan bir askerin, geceleri taksi şoförlüğü yaparak gördüğü kirli ve adaletsiz dünyaya uyum sağlamayı reddetme hikayesini anlatıyor. Filmin ana karakteri Travis Bickle travmalarla, yalnızlıkla ve varoluş sancılarıyla hayatının bir döneminde ya da hayatı boyunca yaşamak zorunda kalıyor. Kendisi alışagelmiş filmlerin aksine herkesin hayran olacağı karizmatik bir karakter değil. Sorunları olan ve yalnızlıkla boğuşup savaşan bir anti-kahraman. Bu etken kendisine yakın hissetmemizi ve onu anlamamızı sağlıyor. ‘Yalnızlık, insana ne hissettirir? Yalnızlık, insana neler yaptırabilir? Yalnızlık insan için tehlikeli midir?’ gibi soruların işlendiği film aklımıza normal olarak Radiohead grubunu getiriyor. Radiohead’in en popüler parçalarından birisi olan Creep, grubun solisti Thom Yorke’un Exeter Üniversitesi’nde geçirdiği dönem platonik hisler beslediği bir kıza karşı duruşu ve onunlayken kendisini bir “Creep” olarak görmesinden bahsediyor. Filmi izlerken Travis Bickle’ı da bir ‘creep’ olarak görmemiz çok doğal olsa gerek. Taxi Driver, 1970’lerin New York şehrinin sıkıntılı ve kirli atmosferini eleştiren bir film olarak biliniyor. Radiohead‘in bazı şarkıları da modern yaşamın yüzeyselliğini ve toplumsal eleştirileri işlediği için her ikisi de şehir yaşamının acımasızlığına ve yozlaşmasına dikkat çekiyor. Hayata, topluma ve duygularına ait olamayan, yalnız olup yalnız hisseden ve bundan kurtulamayan karakterimizin bize aynı duyguları ve sorunları işleyen Radiohead ile benzerliğini görmemek imkansız bizce.
Mitski – Ladybird
Lady Bird, şu an oldukça gündemde olan yönetmen Greta Gerwig‘in ilk solo yönetmenlik denemesiyle yazıp yönettiği 2017 yapımı bir gençlik komedi-drama filmidir. Film 2002 ve 2003 sonbaharları arasında Sacramento, California’da geçiyor. Lise son sınıf öğrencisi olan Christine McPherson veya kendisine verdiği isim olan Ladybird’ün büyümenin getirdiği zorluklarla mücadelesini ve annesiyle olan gergin ilişkisinin hikayesini anlatıyor. Ergenlik yıllarının içsel dramalarını anlatan yetişkinliğe geçiş filmlerinin çoğu, kahramanın her şeyi orantısız bir noktaya kadar aşırı derecede öfkeli hale getirmesiyle gelişir. Böylece hikâye boyunca genellikle sıradan çatışmalar daha da artmış ve yoğunlaşmış gibi görünür. Ama Ladybird bunu yapmıyor. Ana karakterin yaşadığı öfke nöbetleri ve bir şeyler yolunda gitmediğinde ya da her utandığında etrafındaki dünya paramparça olmuyor. Okulda, arkadaşlarıyla, sevgilileriyle ve derslerle yaşadığı sorunlarla mücadelesi bir yana annesiyle ilişkisini sürdürme çabası daha çok öne çıkıyor. Anne kız ikilisinin durmadan bir uçtan diğer uca gittiğini, aralarındaki bağın güçlenip tekrar kırıldığını görüyoruz. Birbirlerine duygularını belirtmekte ve göstermekte zorlanıyorlar. Bu da bize Mitski’nin parçalarında işlediği önemli konulardan birini hatırlatıyor. Japonya’dan Ankaraya’ya, oradan da Malezya, Çek Cumhuriyeti ve Kongo’dan sonra da Amerika’ya uzanan bir gençlik yaşayan sanatçı büyüme çağında uyum sağlamakta, bir yere ait hissetmekte zorlandığını, bir ülkede sessiz, bir ülkede partici bazen ise bambaşka biri olduğunu söylüyor. Ergenlik çağındaki bu kimlik arayışının bir sonucu olarak annesiyle olan ilişkisi sarsılıyor. Lady Bird ve Mitski‘nin şarkılarının anlattığı karakterler, bağımsızlık arayışı içindedirler. Lady Bird okuldan ayrılmayı ve kendi yolunu çizmeyi hedeflerken, Mitski‘nin şarkıları da kendi yolunu bulma ve bağımsızlık arayışını işliyor. Bu uyum sağlama süreci, kimlik arayışı ve annesiyle olan sorunları da elbette şarkılarına yansıyor. Ladybird de benzer sorunlardan ve aşamalardan geçtiği için ikisinin arasındaki benzerliği görmek çok da zor olmasa gerek. ‘Mom, would you wash my back? / This once, and then we can forget.’
The Smiths – 500 Days of Summer
Bu filmi izlememiş olsanız da sosyal medyada ‘I love the Smiths’ sahnesine rastlamamak imkansız bize göre. Filmimizin ana karakteri Tom bir tebrik kartı şirketinde yazar olarak çalışıyor. Bir gün patronunun yeni asistanı Summer ile tanışır. İlerleyen günlerde, bir karaoke gecesinde, Tom’un bir iş arkadaşı Tom’un Summer’dan hoşlandığını ağzından kaçırır. Aylar geçtikçe, Tom ve Summer yakınlaşır; fakat Summer Tom’a her fırsatta gerçek aşka inanmadığını ve ciddi bir ilişki istemediğini hatırlatmaktadır. İkilinin farklı istekleri ve fikir ayrılıkları yüzünden yaşadıkları tartışmalar eninde sonunda büyük kavgalara ve ayrılıklara yol açar. Filmin başından beri Tom’un Summer’a olan dünyalara bedel aşkının çok da karşılıklı olmadığını görüyoruz. Filmin müzik listesinde de yer alan The Smiths, şarkılarıyla bize Tom’un aşkını anlatıyor sanki. Tom ‘Eğer iki katlı bir otobüs/ Bize çarparsa/ Senin yanında ölmek/ Ölmek için güzel bir yol/’ diye düşünürken Summer’ın aşka inanmayışını görüyoruz. “Smiths fans die young” sözüyle ünlenmiş grup gerçekten de Tom’un bir yansıması gibi. Summer uğruna ölmeye hazır Tom’un içindeki neşenin ve hayat sevgisinin zamanla yok olup gitmesi üzücü. Aşkları yüzünden depresyonu yaşam tarzı haline getirenler melankoli sınırlarını zorlayanlar ve kalbi artık onaraılamayacak olanların dostu The Smiths, Tom’un favorisi olmayıp kimin favorisi olacaktı sanki.
Mac DeMarco – Juno
Film, filme adını da veren ana karakterimiz 16 yaşında sorumsuz, asi, hiperaktif ve eğlenceli genç bir kız olan Juno’nun arkadaşı Paulie ile yaşadığı ilişkiden sonra beklenmedik şekilde hamile kalmasını ve ardından verdiği kararları gösteriyor bizlere. Başrolde Elliot Page’i gördüğümüz film, onun haricinde Michael Cera, Jennifer Garner, Jason Bateman, Allison Janney ve J. K. Simmons gibi yıldızları da içeriyor. Juno’nun hamile olduğunu öğrendikten sonra bu genç yaşta bir bebekle ne yapacağını, Paulie’ye olan duygularını anlamaya çalışmasını ve hamilelik serüveniyle nasıl başa çıktığını görmek gerçekten bizleri eğlendirip içimizi ısıtıyor. Juno karakterinin bağımsız ve özgür yapısı, mizahi ve samimi duyguları, gençlik yolculuğunda kendini keşfetmesi ve filmin indie müziğe bulunduğu atıflar aklımıza Mac DeMarco’yu getiriyor. Juno filmi, karakterlerin esprileri ve doğal diyaloglarıyla öne çıkarken, Mac DeMarco‘nun şarkıları da sık sık mizahi ve içten bir yaklaşımla karşımıza çıkıyor. Juno’nun bir anne adayı olarak yaşadığı zorluklar ve büyüme süreci ile Mac DeMarco’nun gençlik deneyimlerini ve kimlik arayışını anlatan şarkıları da bir paralellik gösteriyor. Juno filminin yönetmeni Jason Reitman da Mac DeMarco da kendi alanlarında bağımsız ve özgün bir sanatçılar. Bu da kendi vizyonlarını ve ifadelerini özgürce takip etmelerine olanak tanıyıp bizim karşımıza gerçekten özel eserler sunmalarını sağlıyor. Juno filmini izlerken, aşk, kayıp ve büyüme gibi evrensel temaları işleyen ve filmin de bizlere verdiği samimi duyguları şarkılarıyla verebilen Mac DeMarco akıllara gelen isimlerden bir tanesi oluyor.
Lin Pesto – Lost in Translition
Lost in Translition Sofia Coppola tarafından yazılıp yönetilen başrolü Bill Murray ve Scarlet Johansson’un paylaştığı 2003 yılında çıkmış bir drama-romantik komedi filmidir. Film Bill Murray’in canlandırdığı Bob Harris karakterinin bir viski markasının reklam filmi için Japonya’ya gelmesiyle üniversiteden yeni mezun olmuş ve eşinin işi için Japonya’ya gelen Scarlet Johansson’un karakteri Charlotte ile karşılaşmalarıyla paylaştıkları ortak duyguları anlatıyor. 25 yıllık evliliğinde gerginlikler ve orta yaş krizinin ortasında bir reklam filmi için geldiği bu ülkede insanlarla aynı dili konuşmayan, gördüğü panoların hiçbirini anlamayan ve kültür şoku yaşayan Bob, kaldığı otelde sorguladığı evliliği ve gelecek kaygısıyla ünlü bir fotoğrafçı olan kocası John’a eşlik eden Charlotte ile tanışır. Birkaç kez daha karşılaşıp yakınlaştıktan sonra ortak duyguları paylaşan ve benzer durumları yaşayan ikili bizlere bu partide yalnız olduğumuzu hatırlatıyor. Yabancılaşmanın ve sosyal kopuklukların öne çıktığı bu alışagelmedik romantizm anlayışına sahip filmin Lin Pesto şarkılarıyla ortak noktalarını görmek çok da zor değil. Kendisinin parçalarında önce çıkan duygular ile filmin ana teması oldukça yakın. Hayatın her zaman istediğimiz gibi gitmemesi, bazen ufak sorunlarla bile başa çıkmanın hiç de kolay olmadığı, yalnız olmak veya yalnız hissetmek, mutsuzluk ve çaresizlik… Lin Pesto’nun parçalarında işlediği bu konuları film karakterlerinin üzerinde de görebiliyoruz. Belki de bazı parçalarında bu filmin etkisi de söz konusudur.












