Priscilla’nın gözünden Elvis, Sofia’nın gözünden Priscilla. Bugün Priscilla Presley’nin hayatını konu alan filmiyle yönetmen Sofia Coppola odağımızda.
Sofia Coppola, sinema dünyasının en özgün ve kendine has yönetmenlerinden biri. Francis Ford Coppola’nın kızı olmasına rağmen kendi adını yaratabilmiş özgün bir yönetmen. Bunu, en iyi anladığı kesim olan kadınları ve onların sorunlarını anlatarak başarıyor. Tüm bunları yaparken müziği de çok iyi kullanıyor. Filmlerindeki müziğin, renklerin ve modanın çeşitliliği ve özgünlüğüyle genç ve yeni hissiyatını bizlere çok iyi aşılayabiliyor. Bu anlamda onun Priscilla Presley‘nin hayatını ele aldığı yeni filminden biraz bahsedelim istedik.
Sofia Coppola’nın yeni filmi Priscilla son zamanların en merakla beklenen yapımlarından. Filmde, rock’n roll’un kralı Elvis Presley ile eşi Priscilla’nın ilişkisini daha çok Priscilla gözünden işleyen bir yapıya sahip. Geçen seneye damga vuran Elvis filminden sonra bu yapımın çok konuşulması bekleniyor. Film, Priscilla’nın kendi yazdığı Elvis & Me adlı kitaptan uyarlanmış. Filmde, 14 yaşında Elvis ile tanışan ve sonra onunla evlenen Priscilla’yı Cailee Spaeny, Elvis’i ise Jacob Elordi oynuyor (Austin Butler’ın aylarca ailesini görmediği ve rolden çıkamadığı efsanevi rolünden sonra Elordi’nin performansı için beklenti çok yüksek). Filmin hem Elvis’in müziğine hem de Priscilla’nın kişiliğine saygılı olduğunu söylüyor Sofia Coppola. Ancak filmi sarıp sarmalayan bir sürü tartışma var. Elvis’le Priscilla’nın tanışma hikayesini anlatış biçimine Presley’nin ailesinin tepki gösterdiği söyleniyor, özellikle de Elvis’in mal varlığını yöneten kişiler. Presley’nin ailesi filmde Elvis ve Priscilla’nın aşklarının yeterince işlenmediğini ve bunun onların miraslarına zarar verdiğini söylüyor, ancak bu konuda Coppola’yı destekleyenler de bunun “grooming”ten ibaret olduğunu savundukları için yeterli buluyor. Film daha vizyona girmeden gelen bu tartışmalar filmin önüne geçecek mi geçmeyecek mi bu da bir merak konusu.

Sofia Coppola filmlerinde müzik
Tüm bunların dışında müziğe gelirsek, filmde hem Elvis’in hit şarkılarına hem de onun döneminin diğer popüler sanatçılarına yer verilmiş. Ayrıca, kendi tarzına uygun olarak, döneme uygun olmayan ama duyguyu yansıtan modern şarkılara da Coppola başvurmuş; aynı Marie Antoinette’de yaptığı gibi. Anlattığı hikayeye uygun müzik seçimi ve özgün yorumlamaları, Sofia Coppola’nın diğer filmlerinde de kendini gösteren bir unsur. Mesela Lost in Translation’da Tokyo’nun kalabalık ve yalnız atmosferini yansıtan elektronik ve indie rock şarkılar kullanmıştı. Ya da Marie Antoinette’de 18. yüzyıl Fransa’sının ihtişamını ve boşluğunu göstermek için klasik müzik ile punk rock’ı harmanlamıştı. Ya da The Virgin Suicides’ta 70’lerin Amerika’sının sıkıcı ve baskıcı ortamını yansıtmak için soft rock ve dream pop şarkılar seçmişti. Keza The Bling Ring’de Los Angeles’taki zengin ve boş yaşam tarzını göstermek için hip hop ve pop şarkılar kullanmıştı. Filmlerinde bu kullanımları dışında anlatımı sade ve bazen zarif ayrıntılarla dolu olabilen bir yönetmen.
Sofia Coppola’yı daha iyi tanıyabilmek için ona gelen eleştirileri de bilmek gerek. Kendisi daha çok beyaz ya da ayrıcalıklı diyebileceğimiz konumlardaki kadınların hayatını işliyor. İnsan en iyi kendini ve kendi sorunlarını anlatabilir evet ama bu bazen filmlerine yer yer eleştiri, yer yer övgü olarak geliyor. Renk paletlerini, modayı ve müziği itinayla kullanan Coppola, filmlerinde harika atmosferler yaratabiliyor. Filmlerinin akılda kalıcılığı ve özgünlüğü bu anlamda onun bu konuda ne kadar becerikli olduğunu gösteriyor. Son filmi, On the Road biraz geri planda kalsa da bu film büyük bir beklenti yaratıyor. Bu yılın ekim ayında vizyona girmesi beklenen yeni filminin bu durumu değiştirip değiştirmeyeceğini merakla bekliyoruz.












