Dancer in the Dark: Anlatının Müziğe Dönüşümü

Sinema/TV
Bazen bir film izleriz ve etkisinden çıkamayız. Dancer in the Dark, bana tam da böyle bir deneyim yaşattı. Lars von Trier’in ‘’Altın Kalp’’ isimli üçlemesinde bulunan ve başrolünde Björk’ün yer aldığı bu film, yalnızca dramatik hikayesiyle değil, onu taşıyan müzikleriyle de uzun süre akıllarda yer alıyor.

Filmle birlikte yayınlanan Selma Songs albümü, ikisi arasında öyle bir bağ kuruyor ki, sanki film bittiğinde ve albümü dinlediğinizde hikayenin bir devamı varmış gibi hissediyoruz. Bu noktada filmi, Selma Songs albümüyle değerlendirmek hiç kuşkusuz ki kaçınılmaz bir hal alıyor. Hem biçimsel hem de tematik olarak, Lars von Trier’in müzikle kurduğu ilişki, filmin sinema tarihinde oldukça özgün bir yere sahip olmasını sağlıyor. Film ile albümü bir arada ele aldığımızda hikayenin sadece filmle sınırlı kalmadığını, aksine hikayenin filmin bitimiyle devam ettiğini hissediyoruz.

SELMA’NIN HİKÂYESİ: UMUT VE GERÇEKLİK ARASINDA

Filmin konusu, Selma adlı bir kadının Amerika’ya göç ettikten sonra gözlerinin gitgide kör olması ve bu zorluklar içinde yaşamaya devam etme çabasıyla şekilleniyor. Selma, oğlu ile birlikte yaşamını sürdürmeye çalışırken, zor koşullarda bir fabrikada çalışıyor. Ancak tüm bu zorluklara rağmen müzik ve dans, onun hayatta kalmasını sağlayan tek şey oluyor. Filmde, gerçek hayatın baskısından kaçmak ve hayatta kalma mücadelesi vermek için sıkça hayal dünyasına dalıyor, tıpkı bir müzikalde olduğu gibi; dans eden insanlar, şarkılarla hayatın acılarını biraz daha katlanılabilir kılıyor.

Dancer in the Dark, ilk bakışta Dogma 95 manifestosuna doğrudan uymuyor gibi görünse de, bu akımla oldukça güçlü, paradoksal ve eleştirel bir ilişki kurar; Dogma 95 tür sinemasına karşı olsa da, keza bu film de bir anti müzikaldir. Trier, stüdyoların ana akım, klasik müzikal algısını paramparça ederken gerçekçilik anlayışını son derece derin bir şekilde işlemeyi tercih eder. El kamerası, doğal ışık kullanımı ve aks atlamaları gibi teknikler sayesinde film, Selma’nın karanlık dünyasına daha yakın bir şekilde bakmamızı sağlıyor.

Ayrıca, Björk’ün karaktere kattığı yoğun duygular ise, filmin en çarpıcı unsurlarından biri. Selma’nın söylediği her şarkıda, onun dünyasına bir adım daha yaklaşıyoruz.

SELMA SONGS ALBÜMÜ: SESİN VE DUYGUNUN HİKÂYESİ

Selma Songs albümü, sadece filmin müzikleri değil, aynı zamanda bir karakterin içsel dünyasını anlatan bir yapım. Tüm şarkılar, Selma’nın yaşadığı zorlukları ve hayal dünyasındaki yolculuklarını yansıtıyor. Albümdeki her bir parça, filmdeki belirli bir ana veya Selma’nın ruh haline işaret ediyor. Albüm, filmin duygusal yükünü taşırken, aynı zamanda bir başına da değerli bir müzik yapıtı olarak varlığını sürdürüyor.

Albümdeki şarkılar, birer hikaye anlatıcısı gibi, izleyiciyi Selma’nın dünyasına derinlemesine sokuyor. Ben bu yazıda filmi, albümdeki şarkılarla paralel bir şekilde ele alacağım.

HAYAL DÜNYASINA AÇILAN KAPI: “OVERTURE”

Filmin başında çalan ‘’Overture’’ parçasıyla birlikte Selma’nın hayal dünyasına ilk adımı atıyoruz ve bu parça filmin geri kalanına duygusal olarak bizi hazırlıyor. Selma’nın hayatı ve hayalleri, müzikal bir başlangıç ile birlikte şekilleniyor. Kısa ama etkileyici olan bu melodi, izleyiciyi içine çekiyor. Ayrıca filmin ilerleyen kısımlarında dinleyeceğimiz bir parçanın da alt yapısını oluşturuyor.

Selma’nın en yakın arkadaşı Kathy’ye “Clavda” olarak hitap etmesi, albümün ikinci parçasına da ismini veriyor. Bu parça, bir fabrika ortamının Selma’nın hayal gücüyle dönüştürülerek, makinelerin ritmi eşliğinde geçen bir dans sahnesine evrilmesini sağlıyor. Selma, çalışan makinelerin sesleriyle birlikte bir müzik yaratıyor. Fabrika gürültüsü, hayal gücünde bir ritme dönüşüyor, bu da gerçeklikle hayalinin iç içe geçişini simgeliyor. Endüstriyel seslerin müziğe dönüşmesi, bir nevi Selma’nın gerçeklikten kaçışını sergileyen bir metafor oluyor.

‘’I’ve Seen It All’’ ise albümün ve filmin belki de en çarpıcı şarkısı bana göre. Björk’le birlikte Radiohead grubundan Thom Yorke’un sesinin bir uyum içinde kaynaştığını görüyoruz; ikilinin birlikte ele almasıyla daha etkili bir parçaya dönüşmesini sağlıyor. Bu parçada, Selma’nın hayatı boyunca gördüklerinin sadece fiziksel değil, ruhsal bir deneyim olduğuna vurgu yapılıyor. Selma bu şarkıda, “Görmeye gerek yok, ben zaten her şeyi gördüm.” diyor. Parçadan hemen önce ‘’Orada görecek ne var ki?’’ repliği ise filmin en etkili repliklerinden.

DAĞILMIŞ BİR KALBİN ŞARKISI: “SCATTERHEART”

Filmin dönüştürücü noktasını oluşturan ve bu noktadan sonra olayların daha acımasız ilerleyeceğini anladığımız sahneden hemen sonra ise ‘’Scatterheart’’ parçasını duyuyoruz. Bu parça, duygusal olarak dağılmış Selma’nın hisleriyle empati kurmamıza bir köprü oluşturuyor. Selma’nın çaresizliği, dağılmış kalbi bu parçada belirginleşiyor. Sözler, bir kaybın ve umutsuzluğun izlerini taşıyor. Alt metninde ise şarkının elektronik altyapısı, Selma’nın iç dünyasında yaşadığı panik ve yalnızlığı yansıtıyor. Bir noktada şarkıda geçen sözler, karakterin oğluna vedasını simgeliyor diyebiliriz.

Filmde Selma’nın hayranlık duyduğu ve hayatında anlamlı bir öneme sahip müzikal oyuncusuyla absürt bir noktada denk gelmesinden sonra yine Selma’nın kendi hayal dünyasında yaratmış olduğu gerçeklikle birlikte ‘’In The Musicals’’ parçasını duyuyoruz. Selma, kendi kurduğu hayal dünyasında her şeyin güzel olduğuna inanmak istiyor. Gerçek hayatın zorluklarına karşılık, müzikallerde her şeyin yolunda gitmesini dilemekte. Gerçek ve hayal arasındaki fark bu parçada da net bir şekilde vurgulanıyor.

SONA DOĞRU ATILAN ADIMLAR: “107 STEPS”

Selma’nın idamına doğru yürüdüğü son anlarda ‘’107 Steps’’ parçası çalıyor. İdam cezasına çarptırılan mahkumların idamın gerçekleştirileceği odaya doğru tam 107 adımın olması bu parçaya ismini veriyor. Selma’nın en başta idamın gerçekleşeceği odaya yürürken zorlanmasını ve bacaklarının tutmuyor olmasını, hayal dünyasında kurguladığı bu şarkıyla birlikte ise yaşadığı bu zorluğun yok olduğunu görüyoruz. Her adım bir ritme dönüşüyor ve her adımda da Selma’nın hayatı ve hayallerine veda ettiğini görüyoruz. Parçanın, sakinleştirici bir müziği olmasına rağmen sahnenin atmosferinden dolayı tüylerimi ürperttiğini söyleyebilirim.

Selma’nın idam odasında boynunda ipler var iken söylemeye başladığı ‘’New World’’ parçası ise albümün son parçası. Selma’nın ölümünden hemen önce söylediği bu şarkının sözleri çok çarpıcı.

Yeni bir dünya, belki gerçek değil ama hayal dünyasında oluşturmuş olduğu yeni bir dünya var. Selma zihninin içerisinde yeni bir dünya kurguluyor ve bu parça, Selma’nın her şeye rağmen umutlu olduğunu göstermekte.

SELMA’NIN DÜNYASINDA BİR YOLCULUK

Albümün her şarkısı, birer sahne gibi işliyor. Müzikler ve sözler, Selma’nın dünyasında gezinmek ve onun hissettiklerini hissetmek için bir yol sunuyor. Belki de bu yüzden Dancer In The Dark’ı diğer müzikallerden farklı kılan şey de bu. Filmdeki müzikler, Selma’nın iç dünyasını görmemizi sağladığı için diğer müzikallerden farklı bir deneyim sunuyor bizlere. Müzikler, yalnızca bir film müziği değil, aynı zamanda Selma’nın içsel yolculuğunun bir yansıması. Her şarkı, bir duyguyu, bir anı ya da bir umut ışığını temsil ediyor.

Björk’ün sesi, bazen kırılgan, bazen güçlü bir şekilde duyguları ifade ediyor. Bu yönüyle, müzik, filmdeki duygusal anların da merkezine yerleşiyor.

Dancer in the Dark, klasik bir müzikalin tersine, seyircinin duygularını manipüle eden değil, onu travmatik bir deneyime sürükleyen bir anlatı sunar. Film, dogmanın anti-sinema duruşunu; tür sinemasının en nahif duraklarından -tam da Hollywood’un hazırlıksız yakalandığı bir yerden- bir müzikalin içerisine sızarak Truva atı misali içeriden saldırarak devam ettirir.

Naçizane, Lars von Trier’in bu akıma olan bağlılığı, izleyicinin filmin içine derinlemesine girmesini sağlıyor. Ancak Björk’ün müziğinin etkisi, bu gerçekçiliğin içindeki duygusal derinliği yaratmasına olanak sunuyor. Dancer in the Dark benim için sadece bir film değil, aynı zamanda bir müzik deneyimi. Selma’nın dünyasına adım attığınızda, ondan çıkmak neredeyse imkansız bir hale geliyor.

Filmdeki acı, umut ve hayal gücü unsurları, Björk’ün büyüleyici sesiyle birleşerek unutulmaz bir deneyim yaratıyor. Dogma 95’in sert kuralları ve müziğin derin duygusal gücü arasında kurulan denge, filmdeki her anı izleyiciye içsel bir yolculuk gibi sunuyor. Bu film, sadece sinemaya olan bakış açınızı değil, aynı zamanda müziğin gücüne dair algınızı da değiştirecek.

Tags: , ,

İlginizi Çekebilir

Selin’den beklenen ilk albüm geldi: “Tek Kişilik Masa”
QOTSA, mezarlardan yükseliyor: Alive in the Catacombs

Yazar

BBI Merch

Bize Katıl!