Nirvana’nın 3. ve son stüdyo albümü In Utero dinleyiciyle buluşalı 21 Eylül’de tam 33 yıl olmuş.

Ortaokul yıllarımdan beri grubun ağır hayranlarından biri olarak şu bilgi gerçekten beynimi yakıyor: In Utero bugün, Nirvana’nın onu yayımladığı dönemde Elvis Is Back!, Giant Steps ya da At Last! ne kadar eskiyse yaklaşık o kadar eski.

Zaman algısının tuhaflığı bir yana, 1990’ların rock devriminin en önemli yapıtaşlarından biri olan Nirvana, birden fazla kuşağın verili düzenle, otoriteyle ve müzikle kurduğu ilişkiyi şekillendiren gruplardan biri oldu. “Smells Like Teen Spirit” uzun yıllar gençliğin marşı olarak anıldı.

Arabada In Utero’yu baştan sona tekrar dinlerken, Kurt Cobain’in şairliğine kırklı yaşlardan yeniden ve daha sakin bir yerden bakmak da benim için ufuk açıcı bir egzersize dönüştü.

Albüm çıkmadan önce bile Nirvana, benzer türde müzik yapan çok az grubun ulaşabildiği bir şöhret seviyesindeydi. Fakat Kurt Cobain, Krist Novoselic ve Dave Grohl üçlüsü, Nevermind’ın parlak başarısını tekrar etmeye çalışmak yerine son albümde bilinçli olarak başka bir yön seçti.

Kişisel yıkımı taşıyan albüme dair

Cobain zaten Nevermind’ın sound’unun fazla temizlenmiş ve cilalanmış olmasından rahatsızdı. Yeni albüm konusundaki tavrını da açıkça ortaya koyuyordu. 1993’te yaptığı bir açıklamada, “Nevermind ile bu albümün yarısı kadar bile gurur duymuyorum,” diyordu.

Bu tercih ticari açıdan da karşılığını buldu. In Utero, Nirvana’nın Billboard 200 listesine 1 numaradan giren ilk albümü oldu. Yıllar sonra Rolling Stone, albümü “Tüm Zamanların En İyi 500 Albümü” listesinde 173. sıraya, “1990’ların en iyi 50 albümü” listesinde ise 7. sıraya yerleştirdi.

Nirvana, Cobain’in geleneksel stüdyo prodüksiyonuyla özdeşleştirdiği parlak cilayı ortadan kaldıracak yaklaşımı nedeniyle ses mühendisi Steve Albini ile çalıştı. Kayıt süreci de albümün ruhuna uygun biçimde hızlı ilerledi. Cobain daha sonra Rolling Stone’a temel parçaların bir hafta içinde tamamlandığını, vokallerin yüzde 80’ini ise tek bir günde, yaklaşık yedi saatte kaydettiğini anlatmıştı.

In Utero’nun Nirvana’nın son stüdyo albümü olacağını kimse bilmiyordu. Grup albümün ardından turneye çıktı, aynı yılın kasım ayında MTV Unplugged performansını kaydetti ve 1994’e kadar konser vermeye devam etti. Ancak 1994’e gelindiğinde Cobain’in sağlık sorunları, tükenmişliği ve turnenin yarattığı baskı giderek daha görünür hale gelmişti. Avrupa turnesi de bu sorunların ağırlaşmasıyla yarıda kaldı. Cobain, Nisan 1994’te 27 yaşında hayatını kaybetti.

Albümün sound’una ve zıtlıklarına dair

Albümün Nevermind’ı tekrar etmeyi reddeden tavrı, geriye dönüp bakıldığında istemeden de olsa nihai bir anlam kazanıyor. Nirvana, kendilerini küresel bir fenomene dönüştüren albümün kolay ve beklenen devamını yapmak yerine, elde ettiği başarıyı daha huzursuz ve daha kişisel bir kayıt yaratmak için kullandı.

In Utero, ilk bakışta birbirini dışlayacakmış gibi duran sound’ların şaşırtıcı biçimde bir arada yaşayabildiği bir albüm. Kimi şarkılar grubun ilk albümü Bleach’i hatırlatacak kadar ham ve öfkeli. Kimileri ise Nevermind’ın melodik duyarlılığını bile aşabilecek ölçüde güçlü bir pop hissine sahip. Bazı anlarda grup açıkça ballad formuna yaklaşırken, başka parçalarda gürültü ve kakofoni aynı şarkının içinde yan yana duruyor.

“Serve the Servants”ın daha ilk anda gelen “teenage angst has paid off well” dizesi, Nevermind sonrasında kendisini tüketen şöhrete yönelik acı bir ironi gibi duyuluyor. “Pennyroyal Tea”deki arınma ve bedenden kurtulma imgeleri, “Milk It”te tekrar tekrar beliren hastalık ve kendini yok etme dili, “Heart-Shaped Box”taki bağımlılık ve kapatılmışlık hissi, albüm boyunca aynı huzursuzluğu farklı biçimlerde yeniden üretiyor. Steve Albini’nin pürüzlü ve sıkıştırılmamış prodüksiyonu bu hissi müziğin dokusuna taşıyor.

Albümün felsefesine dair

Albüm, lirik ve müzikal açıdan Cobain’in giderek sıkıştığı ün, bağımlılık ve kendinden kaçamama döngüsünün izlerini de taşıyor. Şarkı sözleri her zaman doğrudan otobiyografik okunabilecek kadar açık değil.

Cobain çoğu kez beden, hastalık, utanç, öfke ve bağımlılığı birbirine karıştıran imgeler kullanıyor. Üstelik bu beden çoğu zaman sağlıklı ya da bütün bir beden değil; hastalanan, açılan, çürüyen, işgal edilen bir beden.

“This legendary divorce is such a bore” dizesi kendi anne-babasının boşanmasının izlerini hatırlatırken, albümün başka yerlerinde aşk, evlilik, ebeveynlik ve bir aileyi bir arada tutma kaygısı da arka planda hissediliyor. Kurt’ün o dönem Courtney Love ile evliliğinin bir krize döndüğü de sır değil.

“I wish I could eat your cancer when you turn black” dizesinde sevgiyle hastalık neredeyse grotesk biçimde birbirine karışırken, “meat-eating orchids forgive no one just yet” gibi imgelerde doğa bile “anne” olmaktan çıkıp et yiyen, tüketen bir şeye dönüşüyor. In Utero’nun dünyasında organik olan şey aynı anda hem hayatın kaynağı hem de bozulmanın taşıyıcısı.

Albümün ikonik kapağı da aynı gerilimin görsel karşılığı. Melek kanatları taşıyan figür, aynı zamanda kasları ve iç organları görülecek kadar anatomik biçimde çıplak. Kutsal olanla bedensel olan, saflıkla kırılganlık aynı bedende buluşuyor. Figür ne bütünüyle ruhani ne de yalnızca biyolojik; sanki insan bedeni hem yüceltiliyor hem de bütün savunmasızlığıyla teşhir ediliyor. In Utero’nun görselliğinde doğum, beden, hastalık ve ölümün bu kadar merkezi olması da tesadüf değil.

Albümün adı da bu beden meselesini daha da ilginç hale getiriyor. In utero (rahimde) ilk bakışta güvenli, korunmuş ve henüz dış dünyaya çıkmamış bir hali çağrıştırıyor. Oysa albümün dünyasında beden çoktan açılmış, incinmiş ve huzurunu kaybetmiş durumda. Rahim bir huzura dönüş hayali gibi okunabileceği kadar, o huzurun hiçbir zaman gerçekten var olmadığı fikrini de taşıyor. Hatta albüm boyunca hissedilen çürüme ve bozulma imgeleri düşünüldüğünde, bedenin hikâyesi doğumdan sonra başlamıyor gibidir; kırılganlık daha en başından onun içine yazılmıştır. Sanki dünyaya gelmek daha en başından hem mucize hem de travmadır.

In Utero’nun dünyası Yunan tragedyalarındaki Dionysos’çu gerilimi de hatırlatıyor. Doğa burada aynı zamanda tüketen, parçalayan ve çürüten bir şey. Bakkhalar’da olduğu gibi beden hem kutsal hem savunmasız, doğumla yıkım birbirinden çok uzak değil. Doğuran, öldüren de olabiliyor. Genç kral Pentheus’u kendi annesi parçalara ayırabiliyor. Cobain’in imgelerinde de organik olan sürekli bu iki uç arasında gidip geliyor: hem hayat hem çürüme.

Cobain bugün yaşasaydı?

Albümü arabada dinlerken aklıma ister istemez başka bir soru geldi: Kurt Cobain bugün hayatta olsaydı, müziği nasıl bir yere evrilirdi?

Elbette bir anda country yapmaya başlayacağını söylemiyorum. Ama yaş aldıkça Amerikan müzik geleneğiyle daha güçlü bir bağ kurduğunu, folk’tan blues’a uzanan o köklere daha fazla yaklaşıp bunları kendi sesinin içine kattığını hayal edebiliyorum. Üstelik bunu yaparken onu benzersiz kılan sertliği ve kırılganlığı kaybetmezdi muhtemelen. Bir bakıma Eddie Vedder’ın yıllar içinde ulaştığı sanatsal olgunluğa benzer bir çizgi düşünüyorum.

Ama bunun tam tersi de mümkün olabilirdi. Cobain pekâlâ giderek daha deneysel, daha şiirsel ve daha az şarkı formuna bağlı bir yöne savrulabilirdi; Beat Kuşağı’nı andıran serbest bir akış, minimal düzenlemeler, atonal sesler ve daha parçalı yapılar içinde kendi dilini yeniden kurabilirdi. Bugün bunların hangisinin gerçekleşeceğini bilmek imkânsız. Cobain’in hikâyesi ve müziğinin nereye gidebileceğine dair bütün ihtimaller de onunla birlikte açıkta kaldı.

Nirvana’yla ilgili aklıma takılan bir diğer soru da şu: Müzikal olarak çoğu zaman oldukça yalın cümleler ve armonilerle nasıl bu kadar güçlü bir etki yaratabildiler?

Burada sanırım Cobain’in şairliği, melodi duygusu ve hikâye anlatıcılığı belirleyici oluyor. Zaten kendisini hep yakın hissettiği punk geleneği de büyük ölçüde birkaç akor, doğrudan ritimler ve gösterişsiz düzenlemeler üzerine kurulu. Benzer bir şeyi halk ozanlarında da görürüz. Dinleyici onlardan teknik virtüözite beklemez; onların yeteneği, müziği bir duyguyu ya da hikâyeyi mümkün olan en etkili biçimde taşıyan bir araca dönüştürebilmeleridir.

Bu açıdan bakınca Cobain belki bazı hayranlarının iddia ettiği gibi “en büyük gitaristlerden” biri değildi. Ama çok az müzisyenin sahip olduğu türden bir anlatıcılık gücüne sahip, son derece özgün bir ozandı.

33 yıl sonra In Utero’yu hâlâ bu kadar canlı kılan şey de tam olarak bu olabilir mi? Teknik gösterişten ve kusursuzluktan çok duyguya, karaktere ve anlatılması gereken şeye güvenen bir albüm olması.

Bugün arabada In Utero dinleyen benle, onu 16 yaşında dinleyen ben arasında otuz yıla yakın bir mesafe var. Aynı kişiyim elbette, ama aynı zamanda değilim. O yaşta öfkesine, gürültüsüne ve yabancılığına tutunduğum şarkılarda bugün başka şeyler de duyuyorum. Biz değişiyoruz, dinlediğimiz şeyler bizimle birlikte anlam değiştiriyor; ama bazı müzikler hayatımızın içinde sabit bir noktada kalmayı başarıyor.

Nirvana benim için galiba hep öyle bir yerde duracak.

Haftalık Bültene Abone Ol

Yeni yazılar ve öne çıkanlar her hafta e-postana gelsin.

Aydınlatma Metni

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ("KVKK") uyarınca, bu formda paylaştığınız e-posta adresiniz; veri sorumlusu sıfatıyla BBI Yapım Prodüksiyon Organizasyon Reklam Ltd. Şti. tarafından, yalnızca haftalık bülten gönderimi amacıyla, açık rızanıza dayanılarak işlenir. Verileriniz amaçla sınırlı olarak abonelik süresince saklanır ve yasal zorunluluklar dışında üçüncü kişilerle paylaşılmaz. KVKK m.11 kapsamındaki haklarınızı ve abonelikten çıkma talebinizi info@birbabaindie.com adresine yazarak iletebilirsiniz.

Yorumlar

    Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz!

    Yorum yazmak için topluluğa katıl. Ücretsiz, bir dakika sürer.