Sophia Stel’in How to Win at Solitaire EP’si, yalnızlık, kabulleniş ve sevginin en kırılgan hâllerini anlatırken bunu büyük cümlelerle değil, gündelik hayatın içinden gelen küçük gözlemlerle başarıyor. Belki de bu yüzden son yıllarda dinlediğim en etkileyici söz yazımlarından bazılarını barındırıyor. 5 Eylül 2025’te yayımlanan How to Win at Solitaire, altı şarkılık kısa bir EP olmasına rağmen, Stel’in bugüne kadarki en kişisel işi olarak öne çıkıyor. 2026’nın başında yayımlanan deluxe versiyonda ise üç parçanın farklı sanatçılarla kaydedilmiş yeni yorumları yer alıyor.
Sophia Stel Evrenini Şekillendiren Hikâye
Sophia Stel’in müziğindeki samimiyetin arkasında kendi hayat hikâyesi var. On çocuklu dindar bir ailede büyüyen sanatçı, 2021’de Vancouver’a taşındıktan sonra hem kendi kimliğini daha özgür yaşamaya başladığını hem de ilk kez gerçekten kendine güvendiğini anlatıyor. Paradise adlı yaratıcı bir gece kulübünde çalışırken kurduğu arkadaşlıklar ise ona sanat üretmenin bir lüks değil, yoğun çalışma hayatının içinde bile vazgeçilmemesi gereken bir ihtiyaç olduğunu öğretiyor. Belki de bu yüzden Stel’in şarkıları, büyük fikirleri gündelik hayatın içinden çıkarıyor. How to Win at Solitaire‘ın adı bile bunun en güzel örneklerinden biri.

Bir Solitaire Oyununun İlham Verdiği Albüm
Sophia Stel, uzun yıllar kapaklı bir telefon kullandığını ve telefondaki tek oyunun solitaire olduğunu anlatıyor. Oyunu bir türlü kazanamayınca internette “How to Win at Solitaire” diye arama yaptığını söyleyen sanatçı, karşısına çıkan tavsiyelerden birinin kendisini çok etkilediğini belirtiyor: “Kartlarını niyetle hareket ettir.” Ancak aslında okuduklarının ortak noktası, solitaire’i kazanmanın kesin bir formülünün olmadığı. Stel’e göre bu durum, yalnız kalmayı öğrenmek için insanlara verilen belirsiz tavsiyelere oldukça benziyor. Tıpkı hayatta olduğu gibi, solitaire’de de sana dağıtılan kartları seçemiyorsun; yapabileceğin tek şey, elindeki kartlarla mümkün olan en doğru hamleleri yapmaya çalışmak.
Sade Bir Ses Dünyası, Büyük Duygular
EP’nin ses dünyası da sözleri kadar sade. Stel, John Beltran’ın ambient bestelerinden, Young Thug ve Lil Keed’in vokal anlayışından etkilendiğini anlatıyor. Bugün ise sesi daha çok Imogen Heap ve Charli XCX’i andırıyor. Autotune kullanımını da hem sanatsal hem teknik bir tercih olarak açıklaması, müziğine yaklaşımındaki dürüstlüğü gösteriyor.
Amsterdam’da Şarkıların Gerçek Ağırlığını Hissetmek
Sophia Stel’in şarkıları üzerine bu kadar uzun düşünmemin sebebi yalnızca kulaklığımdan duyduklarım değil. 2026 turnesinin Amsterdam konserinde bu şarkıları canlı dinlediğimde, sözlerin kayıtta hissettirdiğinden bile daha büyük bir ağırlık taşıdığını fark ettim. Kendimi neredeyse bütün şarkılara ezbere eşlik ederken bulmam, o ana kadar bu sözlerin bende ne kadar derin bir karşılığı olduğunu bilmediğimi gösterdi. Bazen bir şarkının sizin için ne ifade ettiğini, onu kalabalığın içinde hep bir ağızdan söylerken anlıyorsunuz.
Stel’in müziğindeki sadelik, konserinde de etkisini gösteriyordu. Amsterdam’daki Paradiso’nun üst katındaki samimi atmosferde, gösterişli prodüksiyonlar yerine şarkıları öne çıkaran yalın bir sahne dili vardı. Belki de Sophia Stel hakkında en sevdiğim şey bu: Gösterişe ihtiyaç duymadan, yalnızca birkaç cümleyle büyük duygular anlatabilmesi.
Şarkı Sözlerinin İzinde
İncelemeye EP’nin açılış parçası “Everyone Falls Asleep in Their Own Time” ile başlamak istiyorum.
Some people lay awake, don’t worry it’s fine / Everyone falls asleep in their own time / I’m all yours, babe.
Bana göre bunlar son yıllarda yazılmış en romantik ama aynı zamanda en doğal şarkı sözlerinden bazıları. İlk dinleyişte sevilen birini teselli eden basit bir cümle gibi duyulsa da aslında herkesin kendi hayatından bir anlam çıkarabileceği kadar evrensel. Üstelik yalnızca duygusal bir yakınlığı değil, hayatın akışına dair önemli bir kabullenişi de içinde barındırıyor.
Uykuya dalmak, belki de herkesin kendi zamanında ilerlediğini anlatabilecek en güçlü metaforlardan biri. Arkadaşlarımızla yatıya kaldığımız geceleri, yurtta kalabalık bir odada uyumaya çalıştığımız anları ya da birden fazla insanla aynı ortamı paylaştığımız geceleri düşünün. Hepimiz aynı ışığın altında, aynı sessizliğin içinde olsak bile aynı anda uykuya dalamıyoruz. Bazen saniyeler, bazen dakikalar, bazen de saatler fark ediyor. Çünkü herkesin kendi ritmi, kendi zamanı var. Bu süreç hızlandırılamıyor, zorlanamıyor. Sophia Stel de bu basit gözlemden yola çıkarak çok daha büyük bir fikir kuruyor. Hayatta da hiçbirimiz aynı anda iyileşmiyor, aynı anda âşık olmuyor ya da aynı anda toparlanmıyoruz. Tıpkı uyku gibi, her şey kendi zamanında gerçekleşiyor.
“I’d Rather Be Yours Than Mine”: Aşkın Dönüştürücü Gücü
İkinci favori şarkım ise adıyla bile uzun süre düşündüren “I’d Rather Be Yours Than Mine.”
Şarkının en çarpıcı anı da şu sözlerde saklı:
You could change me / I think about it every night / It’s amazing / How I’d rather be yours than mine.
Bu sözler bana, birinden onu bizi değiştirecek kadar çok hoşlanmayı anlatıyor. Karşımızdaki kişiye duyduğumuz hayranlık öyle büyüyor ki onun bizi dönüştüreceğini baştan kabul ediyoruz. Hatta belki de tam olarak bunu istiyoruz. Onun hayatında yer almak, dünyasına dâhil olmak ve onun bıraktığı izleri üzerimizde taşımak istiyoruz.
Aşkın ya da yoğun bir hayranlığın en tuhaf taraflarından biri de bu sanırım. Bazen sevdiğimiz kişiyi o kadar yüceltiyoruz ki kendi benliğimiz ikinci plana düşüyor. Şarkının adındaki “I’d rather be yours than mine” cümlesi de tam olarak bu duyguyu yakalıyor. “Kendim olmaktansa senin olmayı tercih ederim.” Romantik olduğu kadar ürkütücü de bir itiraf bu. Çünkü birine duyulan sevginin, insanın kendi kimliğini bile sorgulayacak kadar büyüyebildiğini gösteriyor.
Belki de bu yüzden şarkı bana bu kadar gerçek geliyor. Abartılı metaforlar ya da dramatik anlatılar kullanmadan, âşık olmanın insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi nasıl değiştirebildiğini birkaç satırda anlatabiliyor. Bu yalınlık da onu benim en sevdiğim Sophia Stel şarkılarından biri hâline getiriyor.
“Taste”: Ayrılığın Ardındaki Kabulleniş
Sıradaki şarkı “Taste”, EP’nin duygusal merkezlerinden biri. Sophia Stel’in de anlattığı gibi, şarkı uzun süren bir ilişkinin sona ermesinin ardından ortaya çıkıyor. Sanatçı, ayrılıktan sonra uzun süre hiçbir şey yazamadığını, yaşadıklarını anlamlandırmak ve hissettiklerini ifade edebilmek için zamana ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Bu yüzden “Taste”, yalnızca bir ayrılık şarkısı değil; aynı zamanda yeniden yazabilmenin ve duygularla yüzleşebilmenin de bir ürünü.
Röportajlarında en sevdiği sözün şu olduğunu belirtiyor:
So I think you’ll be OK in your fresh new Cartier frames.
Stel’in anlattığına göre bu söz, ayrılıktan sonraki beklenmedik bir karşılaşmadan doğuyor. Eski sevgilisini yeni Cartier gözlükleriyle görüyor; hayatına devam etmiş, iyi görünüyor. Şarkının en etkileyici yanı da burada ortaya çıkıyor. “Taste”, kırgınlığın ya da öfkenin değil, sevginin ve kabullenişin şarkısı. Sevdiğiniz insan artık hayatınızda olmasa bile onun iyi olmasını istemek, belki de ayrılığın ulaşabileceği en olgun noktayı temsil ediyor.
“All Seven Seasons”: Zamanı Aşan Bir Bağlılık
Bir diğer favori şarkı sözü ise “All Seven Seasons”dan geliyor:
All seven seasons / I’m out of my head / You’ve seen the whole world / But you want me instead.
Bu sözün beni etkilemesinin iki nedeni var. İlki, “all seven seasons” ifadesi. Yedi mevsim diye bir şey olmadığını hepimiz biliyoruz; Stel de bunu bilinçli olarak yapıyor. Şarkının ilerleyen bölümlerinde “eleven seasons” demesi de bunun gerçek bir zaman hesabı olmadığını gösteriyor. Burada mevsimler kronolojik değil, duygusal bir ölçü hâline geliyor. Sevdiğimiz biriyle yaşarken zamanın anlamını kaybetmesini anlatmanın çok etkileyici bir yolu.
Beni etkileyen ikinci nokta ise daha kişisel. “You’ve seen the whole world / But you want me instead.” sözleri, dünyanın dört bir yanını görmüş, sayısız insanla tanışmış olsan bile aklının hâlâ tek bir kişide kalmasını anlatıyor. Dünyanın sunduğu bütün ihtimallerin yanında, bir insanın bütün o ihtimallerden daha değerli hâle gelmesi. Belki de gerçek bağlılık tam olarak böyle bir şey.












