Kariyeri boyunca nahifliğini en filtresiz yoldan anlatan grup, bu kez her şeye olgunlukla yaklaşıp sevgisini arıyor. Yoruluyor, umudunu kaybedecek oluyor ama direniyor. Kendi mağarasında dolaşıyor, şikayetlerinden bahsediyor, kendisiyle dalga geçiyor. En zor şeyin, sevdiğin kişiyle vedalaşmak olduğunu o en kırılgan haliyle anlatıyor bize. Albümün bir yerinde yankılanan “Oya E dide erori” mantrası ise her şeyi özetliyor:
Hazırız, hadi gidelim.
Ruhların öbür dünyaya geçmesini dileyen bu ifadeyle, bizi de o derin içsel yolculuğuna dahil ediyor.
“Plastic Beach”’ten beri kurdukları en zengin, en eksiksiz dünya bu. Konuk sanatçı seçkisi de gökkuşağını tamamlayan renkler gibi; Sparks’ın teatral dokunuşu, Anoushka Shankar’ın mistik tınıları, Idles’ın hırçınlığı ve Tony Allen’ın ritmik mirası hikayeye o kadar iyi uymuş ki, bütünlük bir an bile bozulmuyor.
Damon Albarn bu kez daha ‘organik’ bir karmaşa tercih etmiş. Sitar seslerinin arkasından usulca sızan synth’ler, o mağaranın tavanından damlayan su damlaları gibi ritmik ve hipnotik. Şarkılar, önceki albümlerdeki o parlak pop dünyasından çok uzak; daha çok tozlu, eski bir kaset kaydının sıcaklığını taşıyor. Bu kasıtlı sadelik, albümün ‘arayış’ temasını daha gerçekçi kılıyor. Sanki grup, stüdyonun konforlu duvarlarını yıkmış da müziği doğrudan o dağın rüzgarına ve toprağına bırakmış.
Bu albüm, Gorillaz’ın bizi ellerimizden tutup o karanlık ama huzurlu mağarasına çekişi. İçeride yankılanan sesler sadece müzik değil; kaybolmanın, bulmanın ve en çok da kabullenmenin ritmi. The Mountain, zirveye ulaşıp bayrak dikmekten ziyade, o dik yamaçta nefes nefese kalırken yanındakiyle sessizce vedalaşabilmekle ilgili. Müziğin sustuğu o son saniyede bile kulağımızda hâlâ aynı fısıltı yankılanıyor: Hazırız, hadi gidelim.












